DOSTUNU BİR GÜN DÜŞMANIN OLACAKMIŞ GİBİ DÜŞMANINI DA BİR GÜN DOSTUN OLACAKMIŞ GİBİ SEV
Genel Şef
Üye No: 91196
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 7256
Nerden: SİLİVRİ/İSTANBUL
Rep Puan: 3724
GÜLDÜĞÜN GÜNLER AĞLADIĞIN GÜNLERDEN FAZLA OLSUN
|
 |
« : Mart,03/29/08, 2008, 04:01:48 » |
|
Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Celasin, emekli olduktan sonra ilk kez konuştu, çok önemli şeyler anlattı.
f3N+1K
KİM: 23'üncü Hava Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Ergin Celasin, 4 Ocak 1938, Çanakkale doğumlu. Şemsipaşa-Salacaklı. Yani kendi deyimiyle "yosun kokusuyla büyüyenler"den… 1958'de Hava Harp Okulu'nu bitirdi. ABD dahil, iki yıllık eğitimin ardından 1960 yılında av pilotu olarak hava filosuna katıldı. NATO'nun Napoli ve Brüksel'deki karargâhlarında görev yaptı. 1997'de Orgeneral olduktan sonra iki yıl MGK Genel Sekreteri'ydi. 1999 yılında Hava Kuvvetleri Komutanı oldu. 2001'de emekliye ayrılan Ergin Paşa, TSK Üstün Cesaret Feragat ve Üstün Hizmet madalyaları sahibi. Evli, iki kız çocuğu var.
NEDEN: Her ne kadar Ergin Paşa, "Aman bu meseleyi şahsıma dönük konuşmayalım, taaa kuruluş yıllarından beri gelen bir değişim ve gelişimin sonucu bu" dese de uzmanların söylediği şu: "Bugün Kuzey Irak'ta başarılı operasyonlar yapanlar için Anadolu Kartal'ı onun döneminde tesis edilmiş…" Eminiz şimdi Paşa böyle bir not düştüğümüze bile sitem edecektir, ancak ne yapalım ki konumuz bu: Türkiye'nin gökyüzündeki başarısı ve o başarının geçmişten geleceğe olan seyri… Bu arada biraz da "My blue heaven…"
NE ZAMAN: 4 Ocak, Cuma günü.
NEREDE: Celasinler'in Ankara'daki evlerinde.
Kuzey Irak'ta hava operasyonu yapanların hepsi Konya'daki Anadolu Kartalı Taktik Eğitim Merkezi'nden yetişen pilotlar mı?
Tabii, hepsi oradan geçiyor, tatbikatlarını orada yapıyorlar.
Anadolu Kartal'ı fikri ilk ne zaman çıktı?
2000'de bütün planlamaları yapıldı, tesisler kuruldu, 2001'de de tatbikatlara başlandı.
Niye böyle bir üsse ihtiyaç duyuldu?
Pilotlara taktik uçuş ve atış eğitimleri zaten veriliyordu. Ama gerçeklere en yakın şartlarda eğitime geçmek ,yani nasıl harp edilecekse o şekilde ve de kazanmak için eğitim önemliydi. Bunun için de elektronik karıştırmasıyla, radarıyla, izlemesiyle dünya standartlarında bir teknoloji gerekiyordu. İşte Konya'da tam da böyle bir tesis kuruldu.
Bir de "Kırmızı Bayrak" var?..
Evet, ABD'nin Las Vegas'taki Nellis üssü sırf bunun için kurulmuş. Taa 1950'lerde… Tabii sürekli teknolojiyi yeniliyorlar. Dünyanın saygın birliklerinin rotasyonu oradan geçer. 2001'den itibaren de Amerika'sı, Almanya'sı, İsrail'i, Ürdün'ü, İtalya'sı, İspanya'sı, İngiltere'si, Pakistan'ı ve diğer NATO ülkelerinin tamamı gelip bizim Anadolu Kartalı'nda tatbikat yapıyor.
Yani?..
Yani yaptığınız iş dünya standartlarının üstünde ki herkes sizinle beraber o eğitimi yapmak için geliyor. Yoksa asla gelmezler.
Anadolu Kartalı'nın üstün yanı ne?
Türkiye'nin uçma şartları fevkalade. Her türlü arazi şartında uçabiliyorsunuz. Denizse deniz, dağlık arazi ise dağlık arazi, düz arazi ise düz arazi, bulutlar, fırtınalar, hepsi var. Ve en önemlisi de her havada, her arazi koşulunda gece gündüz 24 saat uçuş faaliyetini yapacak kabiliyette bir kuvvetiniz var. Çok entegre bir sisteme sahipsiniz. Ölçme, değerlendirme ve geliştirme yapabiliyorsunuz. Dünyada teknolojik olarak gelişen en son ne varsa hepsi orada da var. Çalışma sahası çok büyük. Uçuş bölgesi çok geniş.
Peki Türkiye'nin bu işe ayırdığı kaynak?
Savunma bütçelerinin toplamına baktığınızda 2007 rakamlarına göre ABD'nin bütçesi yaklaşık 650 milyar dolar, İngiltere'nin 70, Fransa'nın 65, Almanya'nın 52... Türkiye'nin de yaklaşık 10-15 milyar dolar… bu bütçeden hava kuvvetlerine ayrılan oran da yaklaşık yüzde 20-25'tir. Ya peki Türk Hava Kuvvetlerinin gücü, yetenekleri?... Türkiye o sıralamada kaçıncıdır?
Bu işte önemli olan sadece filonuzda kaç F-16'nızın, kaç tanker uçağınızın olduğu değil, elinizdeki olanakları başkalarından ne kadar daha iyi kullandığınızdır. Biz bu açıdan en iyi ilk üçteyiz diyebiliriz.
Bu son Kuzey Irak operasyonunu siz nasıl buldunuz?
Fevkaladeydi. Çok gururlandım.
Türkiye ne dedi o operasyonda sizce?
"İstediğim anda, istediğim yerde, istediğim şekilde, gece gündüz 24 saat, kar-kış ben bunu yaparım" dedi. Bazıları "İşte şu kadar vurdu, bu kadar yaptı" diyor, ama bunlar konuşulacak şeyler bile değil. Önemli olan bu yaptığınız işin uluslararası standarttaki yeri nedir?
Nedir?
Yabancı ülkelerin bu işi gerçekten profesyonelce yapan birimlerinde "Vay canına, müthiş iş" demişlerdir. Bunu etrafınıza söyletmek tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli bir şeydir.
Ama istihbarat ABD'den?…
Evet, öyle deniyor.
Peki sizce Türkiye'nin ABD'den istihbarat almaya gerçekten ihtiyacı var mıydı? Yoksa bu vurulan noktalar Türkiye'nin zaten çok önceden hedef analizleri yapılıp dosyasında duran bilgiler miydi?
Yani bilinmemesi diye bir şey olmaz. Tabii bütün şeyleri, elinizdeki imkânların oranında saptarsınız. Ama daha gelişmiş sistem varsa, daha böyle anlık, dakikalık bir şeyler gelmişse onu da reddetmek diye bir şey yapmazsınız.
Nasıl bir bilgi gelmiş olabilir?
Mesela siz burada böyle bir cadde olduğunu biliyorsunuz. Ama o caddeden şu anda iki tane uçak mı veya iki taksi mi geçti, üç tane bilmem ne mi, kim geçiyor bilmiyorsunuz. Öyle anlık bir bilgi gelmiş olabilir.
O zaman bu anlık istihbaratın göstergesinin şu olması gerekmez mi; "Terör örgütünün şu, şu, şu liderleri vuruldu bu saldırıda" gibi?..
Ama bir harekâtın neticesinde hasar değerlendirme yapacağınız noktalar vardır, yapamayacağınız noktalar vardır. O zamanla gelir.
20 gün oldu?..
Mutlaka istihbarat kurumlarının da bir gerekçesi vardır.
Peki sizce ABD bu hava sahasını 2003-2007 yılları arasında açmadı da, şimdi açtı?
Demek ki karşı tarafın değerlendirmelerinde, kıymetlendirmelerinde bazı gelişmeler olmuş. Yoksa dediğiniz gibi niçin yapar? Demek ki düşündüğü bir şeyler var.
O zaman malum soruyu biz de size soralım: Sizce 5 Kasım'da Beyaz Saray'da ne konuşuldu?
Bunu başkalarına sorarsanız daha iyi olur. Yani adres o tarafta… Biz şimdi kıdemli bir sivil vatandaş olarak daha fazla şeyler diyemiyoruz.
İŞTE BİR PAŞA'NIN MAVİ CENNETİ
Ergin Paşa üst kattaki küçük odasının kapısından bakarak "Tıpkı o şarkıdaki gibi 'My blue heaven" diyor… Benim mavi cennetim… Niye mi? Anlatmak için hemen "süper audio CD seti"ne bir Diana Krall koyuyor Paşa... Birden lambalı amplifikatör ışıldıyor. Sarışın dilberin zenci kabiliyetteki sesi bütün kanalları açarak akmaya başlıyor. Sanki yanıbaşımızda söylüyor… Nefis… Ergin Paşa ise hem sevinçli hem telaşlı… Odasındaki oyuncaklarını paylaşmak isteyen çocuklar gibi cennetinin diğer köşelerini takdim ediyor hızla: "Şurası caz trompet… Şurası sırf caz piyano… Buradakiler caz saksafon… Burası orkestralar… Burası da sadece caz şarkıcıları… Aşağıya kadar olan bölüm klasikler… Şuradan sonra Türk Halk Müziği başlıyor… Musa Eroğlu, Sabahat Akkiraz… Hele Arif Sağ… Bir bağlama konçertosu var, aman yarabbi…"
MELODİK BİR ROCKÇI
4 bini aşkın CD'nin arasında gözümüze Zerrin Özerler, Tanju Okanlar, Laço Tayfalar ve Muazzez Abacılar da takılıyor, ama Paşa'nın önceliği başka: "Özdemir Erdoğan… Bir de yeni nesilden Feridun Düzağaç … Ama geçenlerde kaçırdım onu. Bizim burada Manhattan var (Ankara'nın en iyi caz ve rock barlarından), Feridun Düzağaç oraya gelmiş ve ben kaçırmışım. Bitiyorum ona… Çünkü çocuk rock söylüyor, ama hem anlamı güzel, hem de melodi kalıyor kafamda. Oysa genellikle rockçılarda melodiden çok ritim vardır. Düzağaç ise tam benim gibi cool caz sevenlere göre..."
EN ÇOK ASAF
Aklımız CD'lerde kalıyor, ama biz Paşa'nın cennetindeki yolumuza 15 bini aşkın kitabın arasında devam ediyoruz. (Bu arada Diana Krall hâlâ odada…) Önce masanın üzerinde duran Özdemir Asaf'ı eline alıyor Paşa… "Çok seviyorum… Kısa cümlelerde çok şey anlatır" diyor… Tabii Nazım Hikmet, tabii Cemal Süreya da öyle Paşa için… İsmet Özel de… "Hele de Necip Fazıl'ın 'Kaldırımlar' şiiri" diyor Ergin Paşa… "Kafamız uyuşmaz, ama şiiri çok güzel…"
CABARNET'E SAYGILAR
Derken sıra ekonomi kitaplarına geliyor. Botaniklere, zooloji kitaplarına, tarih kitaplarına… Paşa'nın felsefesi "Bir insanın ilgi alanına giren her şey benim de ilgi alanımdır" şeklinde… "Adamlar o kadar yazıyor, biz de lütfen okuyuverelim" diyor. Bu cümleden sonra da hemen cennetindeki şarap kitaplarını gösteriyor… Yabancısı, Türkçesi pek çok şarap kitabı… Aklımıza "şaraben tahura" lafı geliyor, ama hiç o bahsi bile açmadan, bir cümleyle Cabarnet Sauvignon'u saygıyla anıp kütüphanenin diğer bölümüne geçiyoruz.
KURAN'I ÇOK OKUMAK
Fakat o da ne; kütüphanenin koca bir bölmesi Kuran'a ve değişik ilmihallerine, tefsirlerine, Tevrat'a, İncil'e ayrılmış. Doğrusu bu kadar geniş bir alan kaplamasına şaşırarak, "Okur musunuz?" diyoruz… Paşa açıyor Kuran'ı, satır satır altı çizilmiş. "Ben altını çizerek okurum, karşılaştırarak okurum, bitince tekrar açar bir daha okurum. Çünkü okudukça gerçek felsefesini daha iyi anlıyorsunuz." Tabii merak ediyoruz, "Sizce nedir gerçek felsefesi?" Paşa hemen sıralıyor: "Aklını kullan, adaletten ayrılma, başkalarına yardım et, doğru insan ol."
BİZ BİR AİLE SOFRASINDAYIZ
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun dine yaklaşımlarını da beğenen Ergin Paşa şöyle devam ediyor: "Öyle bir toplum yaratmalıyız ki ben oturduğumda şarabımı içebileyim, siz de portakal suyunuzu… Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir aile sofrasıdır. Biri 'Ben fasulye sevmem' der, öbürü 'Ben salatadan hoşlanmam'; biri iskemlesini öbür yana çevirir, kimi tabağı önüne çeker. Ama biri gelip de o sofranın örtüsünü çekmeye kalkar ya da bir iskemlenin bacağını kırayım derse bütün sofra aynı anda ayağa kalkar. İşte o yüzden bu sofrada sakın birbirimizi köşelere itmeyelim. Bir mirasa konmuş, yaşıyoruz. Bu mirasın kıymetini bilelim."
FAZIL SAY GERÇEK BİR MİLLİYETÇİ
Sizin ünlü bir lafınız var; "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır" diye?.. Fazıl Say bu tanıma uyuyor mu?
Yüzde yüz… Dünya çapında iş yapıyor adam. Gittiği her yerde ilgi görüyor. Ulusçuluk, milliyetçilik öyle hamasetle yapılmaz, asıl böyle yapılır. Çünkü dünyanın anladığı dil bu. Dünyaya onun yaptığının daha iyisini yaptığınızı göstermeniz lazım. Özellikle de sanat, kültür, bilim, teknoloji ve spor alanlarında. Çünkü toplumlara ancak böyle nüfuz edebiliyorsunuz. Ve Fazıl Say da bunu yapıyor.
Peki Say'ın endişeleri hakkında ne düşünüyorsunuz; sizce haklı mı?
Tabii herkes kendi penceresinden bakıyor. O bir kere uluslararası boyutlarda bir çocuk. Bugün Japonya'da konser veriyor, öbür gün ABD'de, sonra Norveç'te, Danimarka'da… Yani bütün toplumların içinde neler var neler yok onları görüyor… Bir kere her şeyden önce sanatsal bir duruşu var. Açıklamaları da onun bireysel özgürlüğü. Öbürü nasıl bir şeyler yapıyorsa onun aksini söyleyen de çıkar elbette. Ama tabii birisini tenkit ederken de kırıcı olmayacaksınız… Üslubunuza dikkat edeceksiniz…
Üslup konusunda hata mı yaptı diyorsunuz?..
Ben genelinde diyorum. Sevgi saygı hudutları içinde her müessese, her birey tenkit edilebilir. Mükemmel ne bir insan vardır, ne de bir müessese… Ama bunları tenkit ederken yapıcı yönden ve kırıcı olmayan bir üslupla yapmamız lazım.
Oysa Say'a denmeyen kalmadı?..
Ben de onu diyorum işte. Bunlar yapılmaması gereken şeyler. Yani o bir sanatçı özgürlüğünü kullanmış. Bu dünya çapında senin bayrağını dalgalandıran birisi ya… Böyle bir insanın söylediklerine tahammül göstereceksiniz. Gösteremiyorsanız da bazı şeyleri daha iyi anlamaya çalışacaksınız. "Böyle mi demek istedi acaba" diye bir daha düşüneceksiniz. Tabii ki kültür adamlarının değişik kaprisleri olur. Bu her yerde böyledir. Sanatkâr olmak bambaşka bir olay. Zaten herkes sanatkâr olamadığı için onlara tolerans gösterilir, ayrıcalıklar tanınır. Bu düzeye bizim de gelmemiz gerekiyor.
GÖKYÜZÜNDE BATI'DAN HİÇ GERİ KALMADIK
İnsanoğlu 1700'lü yıllardan itibaren planörlerle, balonlarla uçmaya başlıyor, ancak ilk tarihi uçuşu 1903'te Wright kardeşler yapıyor. Motor gücüyle tam 12 saniye havada kalıyorlar. Osmanlı'da ilk uçuş İstanbul'a gelen Fransız bir baron tarafından 1909'da gerçekleştiriliyor.
Dönemin Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa çok aydın, vizyonu olan biri.1910 yılında Fransa'da yapılan Picardie manevralarında askeri maksatla uçak ilk defa kullanılıyor. Bu manevralara gözlemci olarak katılan kur.sb.Fethi bey, raporunu Harbiye Bakanlığına gönderiyor. Fethi Bey raporunda "Bu işe bizim de alaka duymamız lazım" diye yazınca Mahmut Şevket Paşa 1 Haziran 1911'de Harbiye'nin bünyesinde ve Kurmay Yarbay Süreyya İlmen'in başkanlığında Havacılık Komisyonu'nu kurduruyor. Hemen 1911'in Temmuz ayında Süvari Yüzbaşı Fesa Evrensev ile Üsteğmen Yusuf Kenan, Fransa'daki Bleriot Fabrikası'nın okulunda uçuş eğitimine gönderiliyor. Fesa Bey 1912'de Osmanlı'nın ilk, o okulun 780'inci uçuş brövesini alıyor. Yusuf Kenan da 797'inci…Türkiye semalarındaki Türk bayraklı ilk uçuşu 26 Nisan 1912'de pilot Fesa Evrensev yapıyor. Bundan dolayı heryıl 26 Nisan, Türkiye Pilotlar Günü olarak kutlanıyor. Bu arada Türk havacıları Balkan savaşlarına iştirak ediyor, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlar ile beraber uçuyor. Fransız ve İngiliz kuvvetlerinde olduğu gibi yüzlerce tayyaresi yok, ama verilen görevleri çok iyi bir şekilde yapıyorlar. Derken Ankara hükümeti 13 Haziran 1920'de Milli Savunma Bakanlığı emriyle Kuvayi Havaiye şubesinin kurulmasını emrediyor. Havacılar Kurtuluş Savaşında çok fedakarca görevler yapıyor. 1925'e gelindiğinde Türk Hava Kurumu kuruluyor. "İstikbal Göklerdedir" anlayışı büyük bir sıçrama yaratıyor havacılığımızda. Bu tarihlerde askeri havacılığın merkezi de Yeşilköy'den Eskişehir'e taşınıyor. 1940'larda Balkanlar ve Ortadoğu'nun artık en güçlü hava kuvvetiyiz. Adet olarak yaklaşık 500 uçağımız var. 1941-1942 senelerinde İngiltere'ye eğitim için pilot gönderiyoruz. Harbin içinde bile eğitime asker göndermek bu işe verilen önemin kanıtı. Hatta Refah faciasında yaşamını kaybedenler arasında İngiltere'ye giden pilot adaylarımız var. 1950'lere gelindiğinde dünyayla birlikte Türkiye de pervanelilerden jetlere geçişi yaşıyor. İlk jet eğitimi için Amerika'ya sekiz pilot gönderiliyor. O pilotlar, öğretmen olarak döndükten sonra ilk defa 1951'de Balıkesir'de üç jet filosu kuruluyor ve burada kendi jet pilotlarımızı yetiştirmeye başlıyoruz. 1952'de NATO'ya üyeliğimizden itibaren burada yapılan müsabakalarda ya birincilik ya ikincilikler alan Hava Kuvvetlerimizin yıldızı giderek parlıyor. 1960'larda ikinci nesil uçaklar denilen F-100'ler gelmeye başlıyor. Bu kez de bunların modernizasyonunu yakından takip ediyoruz. 1974'ten itibaren ise sıra F-4'lerde… Eğitimlerini de hemen 1974'ten itibaren verir hale geliyoruz. 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'na katılan filolarımız günün şartlarına göre büyük başarı gösteriyor. Bu da bizim için önemli bir ölçü oluyor. Türkiye 1980'li yıllarda artık F-16'larla tanışıyor. 1987'den sonra F-16'ların da eğitimini vermeye başlıyoruz. 1993-2000 yılları arasında Bosna Hersek'teki, Kosova'daki harekata iştirak ediyoruz. F-16'larla 35 bin saat uçuş gibi büyük rakamlarla, çok profesyonelce uçuşlar yapıyoruz. 2001'de dünyanın bir numaralı taktik eğitim merkezi olan Anadolu Kartal'ını Konya'da kuruyoruz. 2010'lu yıllar için ise JSF dediğimiz geleceğin uçağı F-35'lere daha şimdiden angaje olduk. Amerika, İngiltere, İtalya, Hollanda gibi ülkelerle aynı projeyi yürütüyoruz. O uçaklar için artık insanlı uçağın en son nesli deniyor.
UZAYA ÇIKMAK İÇİN SON OPTİMUM NOKTADAYIZ
Türk havacılığında artık sizi en mutlu edecek gelişme hangisi olur?..
Uzaya yerleşmek… En azından kendi bölgemizi uzaydan gözetleyebilmemiz şart. Bu konuda evet geç kaldık, ama henüz kaçırmadık. Optimum noktadayız ve süratle hareket edersek yakalayabiliriz. Yakında Göktürk'ü de atacağız, ancak yetişmiş insan kapasitemizle de birlikte en geç 2015'te artık uzayda olmalı ve oradan gelebilecek tehdidi önleyebilmeliyiz.
HAVACILIKTA BİR GÜN ÇALIŞMASANIZ, 10 YIL KAYBEDERSİNİZ
"Bizim işimizde seneler boyunca eğitim yaptırırsınız, masraf yaparsınız, paralar harcarsınız ve hepsi sadece bir gün, iki gün ya da üç gün içindir. Bu bazen bazılarına çok görünür. "Masrafları azaltalım" diyenler çıkar. Oysa böyle bir coğrafyada işler her an değişebilir ve siz "Haydi, düğmeye tekrar basın" dediğinizde öyle hemen basamazsınız. Teknolojinizi geliştirmeniz, ona göre adam yetiştirmeniz en az 10 yılınızı alır. Bu düzeni bir gün bozmanız 10 yıl kayıp demektir."
F-16 ÜRETMEYE GEREK YOK, AMA OYNAMAK ŞART
Türkiye tamamen kendi imkanlarıyla F-4 ya da F-16'sını ne zaman üretecek?
Uçak yapmak maliyet ve etkinlik yönünden çok iyi düşünülmesi gereken bir şey. Mesela İsveç'in teknolojisi çok yüksektir ve kendi uçaklarını kendi yapar, ama son haberlerden duyuyoruz ki "Bunlar yaptığımız son uçak" diyorlar. Çünkü o kadar masraf yapmasına karşın ancak kendisi kullanabiliyor ve muayyen birkaç ülkeye satabiliyor. Yani milyarlarca yatırıma değmiyor.
O zaman "Kendi F-16'mızı yapamıyoruz" kompleksine gerek yok yani?..
Yok, ama şu var; kendi F-16'mızı aldığımız zaman tıpkı bir oyuncakla oynar gibi o F-16'nın içini söküp, yeni modern cihazlar takıp, efendim başka telsizler, başka radarlar ve aviyoniklerle entegrasyonunu yapabilirsiniz. Bizim bu imkânlarımız var. Ancak tasarım safhasından itibaren yepyeni bir muharip jet uçağı yapmaya girişirseniz bunu pazarlayamadığınız zaman maliyeti müthiş boyutlarda oluyor.
ATATÜRK UFKUN ÖTESİNİ GÖREN RADARLAR GİBİ…
"Doğu'ya doğru gittikçe Atatürk'ün büyüklüğünü daha iyi görüyorsunuz. Ne kadar büyük bir lidermiş O! Türkiye'yi modern bir ülke yapma yolunda düşündüğü detayları fark ettikçe tüyleriniz ürperiyor hakikaten. Bakıyorsunuz olaylar, kadınların durumu, müesseseler, davranışlar, sosyal yapı… Bütün bunların hepsini gözlemledikçe 'Allah Allah' diyorsunuz; 'O dönemlerde bunu düşünüp yapabilmiş.' Hani dünya yuvarlaktır, radarlar ufkun ötesini göremez, baktığında dümdüzdür, denir ya…. Fakat bir de özel imalat radarlar vardır. Onlar uzaya çıkmadan da ufkun ötesini görür. İşte Mustafa Kemal Atatürk ufkun ötesini gören bir lider. Bakın onun döneminde yapılan müesseselere… Hepsi ya çağdaş ya da çağının ötesinin müesseseleridir. Ama siz o müesseseleri daha geliştirmek varken birer birer yok etmişsiniz. Bizim en büyük hatamız bu: Kısa dönemde az bir şey kazanacağım diye uzun dönemdeki büyük zararlarımızı hiç dikkate almamak. Hızla karar verdiğimiz, getirisi var dediğimiz şeylere bir bakıyorsunuz, o konu 10-20 yıl sonra karşınıza problem olarak çıkıyor size."
GÜZEL BİR ANI
"Hava kuvvetlerimiz NATO'nun bir tatbikatına katılmıştı. Oradan dönen kurmay binbaşımız anlattı. Dedi ki: 'Efendim, ilk günü gittik, akşam kokteyl veriliyor. İngilizi, Almanı, Fransızı, Amerikalısı bütün pilotlar bir arada. Baktım hepsi bir köşede, bizimkiler ayrı bir köşede. Ertesi gün görevler dağıtıldı, uçuşlar yapıldı, gelindi, akşam yine kokteyl var. Bu kez baktım bizim o dört üsteğmenin etrafını bütün herkes çevirmiş, 'Siz seçilerek mi geldiniz' diye soruyorlar. Bir gün evvel yüzünüze bakmayanlar bir gün sonra peşinizde...' Buradan çıkarılacak ders şu; demek ki Batı dünyasının anladığı bir şey var; o da başarı. Siz işinizi en aşağı onlar kadar yaptığınızı gösterirseniz size o zaman mutlaka saygı duyuyorlar. Bir garsondan bir simitçiye ya da bir pilota kadar "Ben bu işin dünyada en iyisini yapıyorum' diyeceksiniz. Buna güvendiğiniz zaman çıkarsın masaya yumruğunu da vurursun...
HAVACILAR BİRAZ HAVALIDIR
Bir Havacı her zaman biraz daha "havalı" durur; sizce niye?
Bakın harp okulunda pilot olmak için önce ÖSS'nin yaptığı sınavdan belli bir limitin üzerinde puan almanız gerekiyor. Puanı tutturanlar ilk olarak fiziki muayeneden geçer. Sorunu çıkmayanlar sağlık, beden eğitimi sınavı, psikomotor ve yetenek testlerine sokulur. Testleri geçen, bir grup Harp Okulu Komutanı'nın önünde mülakata alınır. Mülakatta başarılı olanlar bu kez tam bir sağlık muayenesinden geçer. Pilotaja elverişli mi, gözü yirmi yirmi görüyor mu, ciğerlerinin kapasitesi nasıl… Ondan sonra öğrenci seçme uçuşu başlar. Buradan da başarılıyla çıkanlarla askeri kampa gidilir. Adayların askerliğe yatkın olup olmadığına bakılır. Eğer bunların hepsini başardıysanız o zaman size 'harp okulu birinci sınıfa başlayabilirsin' diyorlar. Başladıktan sonra her sene sınıfınızı geçmeniz lazım. Eğer dördüncü sınıfa kadar geldiyseniz tekrar bir uçuş muayenesine giriyorsunuz. Sorun yoksa Çiğli'ye gönderilip, orada bir daha elemelere tabi tutuluyorsunuz. Ve bu elemelerin standardı hep ABD ve NATO'nun standartlarıyla eş değer. Eğer tüm bunlardan geçerseniz brövenizi alıyorsunuz. Bröveyi alanlar Konya'ya gidiyor. Anadolu Kartalı'na gelmeden önce burada F-16'lara, F-4'lere geçiş eğitimi var. Buradaki eğitimi de verirseniz bir bakıyorsunuz ki 24-25 yaşında muharebeye hazır bir pilot var karşınızda.
Acaba bu maratona kaç kişiyle başlayıp, kaç kişiyle bitiriliyordur?..
Her yıl ortalama 60 bin başvuru yapılıyorsa bu aşamaya kadar gelebilenlerin sayısı 150 falan olabilir.
Bu 150 kişinin de doğal olarak ayrı bir havası oluyor tabii?..
Ee tabii, çünkü bilinçaltlarında çok önemli bir iş yaptıklarını hep biliyorlar. Elene elene gelmişler bu noktaya… Kimsenin yapamayacağı bir işi dünya standartlarında yapıyorlar.
O zaman biraz ukalalık, biraz kibri de hak ediyorlar mı?
Yok, ama mesela eski arkadaşlarımdan biri bu durumu çok güzel şöyle anlatmıştı: Sahnede bir assolist çıkar, çok güzel söyler, alkışlar arasından bütün millet onu bağrına basar. Ama sen dört uçak, iki uçak kolunuzda gece, gündüz, yağmur, kar her türlü şartlarda binlerce mil öteye gidersin, saniyesiyle hedefine ulaşırsın, aynı şekilde geri dönersin, aşağı inersin, ama kimse senin farkında değildir. Alkışlayan kimse yoktur ve senin yaptığın olayın büyüklüğünü sadece senin grubun bilir, o kadar.
Bu yüzden de havacılar bir parça ayrı bir kulüp gibi?..
Eh biraz öyle… (Gülümsüyor)
Peki havacıların hep daha açık fikirli, dünyayı daha iyi takip eden kişiler olmasını neye bağlamak lazım?..
Mesela dünyayı, tek ve hür ve bir orman gibi 360 dereceden görmeye bağlayabiliriz. İkincisi havacı en üst düzeyde teknoloji kullanan biridir. Bir F16'nın içindeki teknoloji o kadar küçük boyutlarda hiçbir şeyde yoktur. Ve onun da bedeli 50 milyon dolardır. Hiçbir meslekte var mı? "Al kardeşim senin altına 50 milyon dolarlık kapital" kime denir?
Pilotlarda tedirginlik yaratıyor mu 50 milyon doları uçurmak?
Hayır, çünkü bizde insan-makine uyumu en mükemmel düzeydedir. Bir pilot F-16'sına "Sen benimle beraber bir bütünsün ve ben sana istediğim şeyi yaptıracağım" der. Dediği alet de sizi bir dakikada 15 km (8 deniz mili) öteye götürüyor. Bu hız müthiş bir şeydir.
Havacıları farklı yapan sebeplerden bir başkası da budur değil mi?
Elbette, çünkü saniyeler içinde karar almak zorundasınız. Etrafı kontrol, araziyi kontrol, bulutlar, yanındaki adam, o nereden geliyor, düşman nerede bütün bunları en fazla saniyeler içinde tarayıp, değerlendirip karar vermeniz gerekiyor.
Bu da nasıl bir kişilik yaratıyor?
Devamlı cevval bir kişilik… "Ben bunu yaptıktan sonra yapılamayacak hiçbir şey yoktur dünyada" diyen bir insan… Ve hakikaten de bu doğrudur.
Özellikle havacıların sanatla, sporla akrabalıkları da bu noktadan sonra mı başlıyor?
Tabii, çünkü bunların birikimi sizi o ortama getirmiş. Onların hepsinin birikimiyle ortaya çıkan bir teknolojik cihazın üstünde uçuyorsunuz. Aradaki bu ilişki çok önemli.
Havacıların emir-komuta zincirinde de başka bir ilişki var sanki?
Evet, çünkü bizde bir teğmenle bir orgeneral yan yana uçar. Aralarında bir can bağlılığı vardır. Aynı vasatta, aynı ortamda, aynı şartlarda uçuyorsunuz ve aynı işi yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu kolaylıkla iletişim imkânını tanıyor. O zincirdeki bir başka özellik de muharebe birliklerinin en ön safında çoğunlukla erler değil,tamamen subaylar yer alır. Bu da çok önemli bir özelliktir.
Bir orkestra şefi her konserden sonra birkaç kilo verirmiş; pilotlar uçuş sonrasında ne durumda olurlar?
Aynen, yani bizde şöyle denir: Uçuşa çıkıp geldiğin zaman sırtında ter yoksa uçuş yapmamışsın demektir. Sırtın mutlaka sırtı böyleeee (Parmağıyla havada geniş bir daire çiziyor) terleyecek.
8 UÇAK YAN YANA SADECE TÜRK YILDIZLARI'NDA
"Türk Yıldızları'nın bize göre normal hareketlerine kitlede muazzam bir heyecan görüyorsunuz. Hâlbuki öyle zor hareketler var ki tıs çıkmıyor. (Gülüyor) Mesela en basitinden söyleyeyim. Şimdi bu akrotimin ikilisi iniş takımlarını çıkarıp kolda 360 derece yere yakın irtifada dönüyorlar. Çok kritik bir şey. Çünkü süratiniz kritik. O iniş takımlarınızı çıkarmanız için muayyen süratin altına düşmeniz lazım. Ve diğer hareketleri dünyada sekiz uçakla yapabilen tek süpersonik uçuş ekibi. 500-600 km. hızla ve aralarında sadece bir metre mesafede uçuyorlar. İsviçre de yapıyor aynısını, ama onlar dört uçakla yapıyor. Siz sekiz F-5'le yapıyorsunuz… Ve sekizi de tek bir uçakmış gibi yapıyorlar... Bu başarının tek nedeni verdiğiniz, yaptığınız eğitimin evrensel boyutlarda olması sayesinde…"
Devrim SEVİMAY / MİLLİYET
|