+ | YORUMCUYUZ.NET | FORUM | Youtube | Dizi izle |indir download| Ödev Arşivi | Siyasi Forum | Eğitim Ögretim

Ağustos,08/22/08, 2008, 07:25:39 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz



  Konuları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 13
1  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Mor Salkımlı Sokaklar : Haziran,06/10/08, 2008, 11:36:25
Mor Salkımlı Sokaklar

Her gün aynı tek düzelik, her gün aynı yaşanmışlıklarla dolup taşıyor hayatım. Hep aynı kareleri yaşayıp aynı satırları konuşuyor ve aynı havayı soluyorum; aynı yalnızlığımla. Aynı yalnızlığa öfkeleniyor ve aynı yalnızlıktan kaçıyorum sürekli olarak evlerin üzerini bahçelerin girişlerini sarmış salkımlı sokaklarda. Hayat o kadar tuzsuz ki her şey o kadar renksiz ki, salkımlar bile sararmış. Çocukluğumdan beri hiç renkli göremediğim bu salkımlar yalnızlığın bedenime sarıldığı gibi sarılmış bahçelere. Bırakmadı yıllardır sapsarı ve kupkuru kollarıyla. Ben ise şimdi çocukluğumu bitirdim ve artık bir çınar olmaya yüz tuttum. Bir çınar kolay yetişmiyormuş bugün anladım. Bir çınar göründüğü kadar sert ve pervasız olmuyormuş. Babama borçlu olduğum saygıyı duyacak yaşa geldim sanırım. Hala otuz beş yıl var aramızda. Otuz beş yıl önce de bu salkımlar kuru ve sarıydı. Babamla her tartıştığımda gider bir kuru dal koparırdım. Artık tartışmıyorum babamla. Koskoca bir otuz beş yıl var o dev çınarla aramızda. Mesafeler kolay aşılmıyor. Zaman geri döndürülemediği gibi ileri de sarılmıyor.
Düşündüm de insan hayatında farklı bir şey yokken etrafını da kendisi gibi renksiz görüyor. Babamla her tartıştığımda daha da kararırdı etraf. Her sarmaşık kopardığımda daha da kuru gelirdi dalları. Hatırlarsın yanına ilk yaklaşmamı. Bu sefer etraf benden daha karanlıktı. Tek aydınlık sendin çevremde. Oysa etrafı aydınlatan o kadar çok ışık vardı ki orada… Ne babamla yaptığımız tartışmalar kaldı aklımda o an ne de mahalledeki salkımların neden hiç yeşillenmediği. Sana dokunabilmek umuduyla onca saat oturmak sessizce, anlayamazsın ki o anımı. Sen bana dokunmak için ilk zamanlar hiç beklemedin ki.
Öyle güzel girdin ki ömrüme altında ezilip bir çınar gibi sert görünmeye çalıştığım onca şeyin üstesinden gelmemi sağladın. Anladım sonunda, bu dünyayı bir güneş aydınlatıyormuş. Nihayet ülkeme doğdu. Hatta evime bile girdi. Geçenlerde baktım da salkımlar yeşillenmeye başlamış, çok şaşırdım. Koskoca sokakta çocukluğumdan beri hiç yeşillenmemiş salkımlar yeşermeye başlamış. Daha bir sıkı sarıyor şimdi bahçeleri ve evleri. Evime, gönlüme ve ömrüme girdiğinden beri rengi değişti sokaklardaki salkımların ve süslediği sokakların.
Bugün yine bakıyorum sokağıma. Her geldiğinde daha bir canlanıyorum. Meğer benim sararmışlığımdanmış salkımların kuruluğu. Şimdi bütün salkımlar mor bir aşkla sardı sokağımı.

dosluğu kadar kendide özel olan ve mutluluğu hak eden biri için.arada bir beni kızdırsa bile.
2  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Ertelenen Anlar (değermi Sizce) : Haziran,06/10/08, 2008, 11:16:52
neleri nelere değişiyoruz? Değer mi acaba diye durup düşünmeden.Sevdiğimiz için gecenin ikisinde yol kat edilmiyorsa, uyku tatlı geliyorsa.... Hangi zamanı kimlerden çalıyoruz, çantada keklik gibi gördüklerimizden mi?Şu saati kurma işini bir türlü ayarlayamıyorum. On dakika erkene kursam, onun verdiği rahatlıkla süre daha da uzuyor. Vaktinde kursam telaşa kapılıyorum. Çareyi buldum! Uyumak uğruna kahvaltısızlık. Yolda elime alacağım kuru bir poğaça ama on beş dakika fazla uyku. Hayal etmiyor değilim şöyle beyaz örtülerde domatesli, peynirli, ballı kahvaltıyı ama... İşe gelince telaş eder dururum, yapacaklarımı düşünmekten arkadaşlarıma esaslı bir günaydın diyemem. Ne kaybettirir bana beynimi onlara verip, gözlerinin içine bakarak bir günaydın demem? Ya da nasılsın derken seni gerçekten umursuyorum ve nasıl olduğunu merak ediyorum hissini ona belli etmem? İşler mi durur? Kaç dakika kaybettirir bunları yapmak bana? Annem aradığında 'işteyim şu an, bunları burdan konuşamam, akşama evden ara' dediğimde... Akşam aradığında ise gündüz endoskopiye gittiğini, beni yanında istediğini söylemek için aradığını işitmek... İşten eve gelip bir telaş yemeği yetiştirmeye çalışırken bütün gün beni özleyen çocuğumun bacağımdan çekiştirip bana sarılmak istemesi... "Hayır, yavrucum, şu an sana sarılamam, yemek yetiştirmem gerekiyor. Ancak her iş bittiğinde - tabii o da ancak sen uyuduğunda, sen bilmem kaçıncı rüyanı görürken- seni öpebilirim" demem... Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarım yemeğe davet ettiklerinde bunun kahrolası bir toplantıya denk gelmesi, ama onların gitmesi..... Çok sevdiğim akrabamın doğum gününe sırf eşim keyif almıyor, diye sadece telefon etmem.... Pazar yürüyüşüne çıkmak için hazırlanırken yağmurun başlaması, 'oysa daha dün gitmiştim kuaföre, otur evde cips atıştır. Yağmur mu? Vurmasın yüzüme damlaları. Nasılsa daha çok yağar' demem.... Böyle kaç tane anı, kaçırırız hayatta? Kaçını bir daha yakalama şansını verir hayat bize? Annemizin endoskopisi kötü çıkarsa... Evladımız hızla büyürken ıskaladıklarımız ve bir daha geri gelmeyen büyüme evreleri.... Dostlarla yapılan enfes sohbetler... Aile ile yapılan her daim tat veren kahvaltılar... Neleri nelere değişiyoruz? Değer mi acaba diye durup düşünmeden. Sevdiğimiz için gecenin ikisinde yol kat edilmiyorsa, uyku tatlı geliyorsa.... Hangi zamanı kimlerden çalıyoruz, çantada keklik gibi gördüklerimizden mi? Ne kadar ilgilenmesek de, ne kadar az zaman ayırsak da, nasılsa yanımızda olacaklarından emin olduklarımızdan mı? Ya o keklikler bir gün keklik olmaktan bıkarsa..... Ya onlar, 'al, istediğin hayatı sen yaşa. Ne olursa olsun biz arka fonda yokuz' derlerse?Ya, 'her şeyi sizler için yapıyordum' yalanı ile baş başa kalırsak? Ya.......................Ya yağmurun bir daha yağdığını göremezsek?!!
3  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Değerim Çok Fazla (kıssadan Hisse) : Haziran,06/08/08, 2008, 11:06:38
Değerim Çok FazLa (kıssadan hisse smile )

Bir konusma sirasinda adamin biri kadinin birine sormus:
    'Nasil bir erkek ariyorsun? '
     Kadin bir süre sessiz kaldiktan sonra adamin gözlerinin içine
bakarak sormus:
   'Gerçekten bilmek istiyor musun? '
     Adam biraz isteksiz, 'Evet' demis.
    Ve kadin baslamis anlatmaya...
     'Bugün ve bu yasta bir kadin olarak, bir erkege onun benim için
benim kendime yapabilecegimden fazla ne yapabilecegini soracak konumdayim.
   Kendi masraflarimi karsilayabiliyorum; bir erkegin ya da bir baska
kadinin yardimina gerek duymadan evimi idare ediyorum. Böyle olunca, 'Sen
masaya ne koyuyorsun? ' sorusunu sorma konumundayim.
     Adam kadina bakmis. Paradan söz ettigini düsünüyormus.
     Kadin hemen bu düsünceyi düzeltmis: 'Sözünü ettigim, para degil.
      Ondan öte bir sey istiyorum. Hayatin her alaninda mükemmeliyeti
arayan bir erkege ihtiyacim var.'
   Adam arkasina yaslanip kollarini kavusturarak kadindan bir az daha
açiklama istemis.
kadın anlatmaya devam etmiş ,
      'Kendini zihnen mükemmellestirmeye çalisan birini istiyorum, çünkü
sohbet ve zihnen uyarilma ariyorum. Basit bir adama ihtiyacim yok.
      Inananlarla inanmayanlarin bir araya gelmesi felakete yol açar.
      Bir kadin olarak yasadiklarimi anlayacak kadar duyarli, ayagimi
saglam basmami saglayacak kadar güçlü bir erkek ariyorum.
     Saygi duyabilecegim birini ariyorum. Ona boyun egmem için onu saymam
gerekir. Kendi isini yürütemeyen adama boyun egemem.
     Boyun egme konusunda sorunum yok... yeter ki buna deger biri olsun.
      Tanri kadini erkege es ve yardimci olarak yaratmis. Kendine yardim
edemeyen adama ben yardim edemem.'
      Kadin aklindan geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmis..
     Adam yüzünde saskin bir ifadeyle oturakalmis:
      'Çok fazla istiyorsun.' demis.
      'Degerim çok fazla.' diye yanitlamis kadin
4  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Kadını Hası : Haziran,06/08/08, 2008, 10:24:55
Kadının Hası ...

Kadının Hası Böyle olur..
Her gün kim bilir kaç kadın görüyorum...
Sokakta, vapurda, okulda,kuaförde, orda, burda...Ama olmuyor hanımlar, olmuyor!
Kadınlar kadınlığı unutalı daha kaç on yıl oldu ki?
Solaryuma girmeye,çıplak gezmeye, kariyer hırsıyla yüzlerini buruşturmaya
başlayalı kaç on yıl oldu?
Çevremde gördüğüm kadınlardan bazılarının birtakım özelliklerini seçtim.
Bunlara, dizilerdeki, filmlerdeki, romanlardaki kadınların hoşuma giden özelliklerini ekledim.
Gözlerimi kapadım, Osmanlı zamanından kalma,hani şu afet-i devran denen kadınları düşündüm. O nasıl bir cazibedir ki, peçelerin ardından bile erkekleri aşık eder.
Bir Fransız kadınının zarafetini düşündüm sonra, bir İspanyol kadınının
ateşini ve bir Türk köylü kızının tazeliğini
Kadının güle benzemesi gerektiğine karar verdim sonunda.
Kadının hası güle benzer. Rengiyle, kokusuyla, dikeniyle.
Açın televizyonu, bir tane gül görüyor musunuz?
Kadının hası...
Kadının hası yumuşak başlı olmaz, ama ağırbaşlı ve sıcak olur.
Ağırbaşlılıktan kastım, sıkıcılık değil elbet. Şımarıklığın da hakkını verir.
Ağırbaşlı tebessümleri olur bir de. Kadın yüzü dediğin mahkeme duvarına benzemeyecek.
Bu tebessümler sevgidir. Yumuşacık bir sevgi olur kadın yüreğinde.
Kim olursa olsun, ne yaşamış olursa olsun.
Erkeğini dizine yatırıp saçlarını okşamayı bilir gerçek bir kadın.
Kadının hası nerede, nasıl davranacağını bilir. . İnsanların içinde kapris yapmaz, hır çıkarmaz;
ama gerçek bir Osmanlı kadını gibi,adabıyla, raconuyla istediğini alır.
Dırdır etmez. Çok konuşup, baskı yapıp erkeği bezdirmez. Yüz göz olmaz
kadının hası.
Bazen öyle bir bakarki, hele bir de bazen öyle bir susar ki, bin tümceye
bedeldir bu bakmalarla susmalar.
Bu kadın üzülmeyi de bilir,ağlamayı da,kızmayıda. Ama üzmemek lazım, ayrıca
kızdırmaya da gelmez.
Gerçek bir kadın ezik durmaz. Kambur yürümez, dimdik durur.
Kendine saygısı, güveni vardır. erkeğine can yoldaşı olur,destek olur, onu dinlemeyi bilir.
Bazen utangaç olur, bazen ürkek. Soğuktan ya da yalnızlıktan korkabilir
kadın.
Aptal olmaz gerçek bir kadın. Bön bön bakmaz adamların suratına.
Hülyalı bakışları da olsa, zihni uyanık olur.
Hüznü, gökten deli deli yağan yağmur gibi olur, saçlarından akar.
Neşesi ise öyle renkli, öyle dağınık; saçları savrulur. Kahkahaları vardır
bu kadının, çın çın eder odaların duvarlarında.
Sesi güzel olur kadının, biraz buğulu...arada bir pencereye yaslar başını, sokağa dalıp gider, bir şarkı söyler.
Olgunluğuyla şaşırtır erkeği. Bazen de öyle çocuk olur, öyle sağlam saçmalar ki, yine, yine şaşırtır onu.
Sıkmaz kadın, bunaltmaz, yaşa yaşa bitmez. Huzur verir varlığıyla.
İçmesini de bilir kadının hası. Bazı akşamlar anason kokulu tüter
sofrasının sıcağı.
İçli bir türkü dinler bazen, üşür, sırtına hırkasını alır.
Konuşurken insanın yüzüne bakar kadın. Kibirli olmaz.Kültürsüz  olmaz.
Bomboş olmaz kafası.
Dünyanın, ülkenin olaylarını bilir, anlar,söyleyecek sözü vardır.
kişiliklidir.
Beceriklidir.
Tırnağı kırılınca üzülür, üzülür işte, profesör de olsa, sultan da olsa, boksör de olsa üzülür.
Gerçek bir kadın hiçbir zaman reklam panolarındaki kızlara benzemez.Etini teşhir etmez.
Fosforlu bir taş gibiliği yoktur onun, loş bir cazibesi vardır.Albenisi
metrelerce öteden çarpar adamı.
Ne kadar örtüneceğini, ne kadar açılacağını, yerine ve zamanına göre bilir.
Gerçek bir kadın Paris podyumlarında yürüyen, 17. yüzyılın vebalı kadınları
gibi mankenlere benzemez.
Uzun saçları vardır kadının. Yumuşak olur,güzel kokar.
Kadının hası saçlarını ne zaman toplayacağını, ne zaman salacağını bilir.
Kadına yaraşmaz soğukluk.
Gerçek bir kadın göbek atmayı, gerdan kırmayı, iyi becerir; ama öyle her yerde masaların üstüne çıkıp oynamaz.
Havasında oldu mu, bir oynadımı,herkes onu izler.
Kadın korunmayı sever, ama korunmaya muhtaç olmaz.
Erkekler korumayı severler, ama yine de güçsüz, zavallı kadınlardan hoşlanmazlar.
Güçlü kadından ise çekinirler, ona yanaşamazlar.
Kadının hası bu dengeyi kurmayı bilir; gücünü erkeğin gözüne gözüne sokmaz.
Has kadına naz da yakışır, kapris de.
Öyle tatlı, öyle kıvamlı naz ederki, onun nazını erkek zevkle çeker.
Gerçek bir kadın şiir gibi olur, mey gibi olur, ömür gibi olur..

Can Dündar.

5  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Kendi Kaleminizden / Dostun Yerine : Haziran,06/01/08, 2008, 02:13:53

Sabah uyandığında
Aklına geliyormu dostun
Güne başlamadan
Soruyormusun kendine
Nasıldır diye acaba

O şimdi suskun
O şimdi kederli
Yalnız kalmış dünyada
Sen gülersen oda gülüyor
Sen güçlü olursan
O da güçlü sarılıyor hayata

Hadi arkadaş çık
Gez dolaş at üstünden
Gamı kederi sıkıntıyı
Onun yerine dostun yerine
Sen gez sen dağıt sıkıntıları

               4aşkım
6  GENEL / Sohbet(chat) & Kutlamalar / 80'li Yıllarda Yaşamak Demek : Nisan,04/26/08, 2008, 01:03:31
 80'li Yıllarda Yaşamak Demek..
1980li yıllarda hayatının ilk tecrübelerini yaşamış, ilkokula gitmiş, Kenan evren'i, Erdal İnönü’yü, Özal’ı tanımış olmak, Ajda Pekkan'ın alo, Michael Jackson’ın pepsi reklâmlarını hatırlayacak kadar şanslı olmak demek...

Big in Japan, the final countdown, eye of the tiger demek.

İcraatın içinden demek, Semra koy bir kaset de neşemizi bulalım demek. Köprü demek, ödediğiniz her kuruş verginin yol, su, elektrik olarak size
geri dönmesi demek voltran voltran voltran demek, depozito toplamak adına kola şişesi biriktirmek demek, Adile Nasit’ten masal dinlemek demek. debbie
gibson, tiffany, jason danovan, sandra, modern talking vb...dinliyor olmak...comanchero'nun ve life is lifeın sözlerini ezberlemeye çalışmak demek...Michael Jackson, madonna, samantha fox demek

Korhan Abay, cenk Koray, metin milli,ersen ve dadaşlar demek.clementine, he man, she ra, transformers demek.

okula siyah önlükle gitmek demek. kayahan,nilüfer,sezen aksu, barış manço ile büyümek demek

ihtilal cocugu demek köle izaura demek, ziyaretçiler demek!!!! acidçi misin metalci mi demek...

moruk demek, herild yani demek, hey corc versene borc demek, olmaz maykil bende de yok cevabini isitmek demek, geriye donup baktikca ic gecirmek demek...

yüzyıl içindeki en iyi, en kıyak kuşak. hem eski hem yeni olmak demek.

biraz gözü açık bir 80 li yüz yıllık nesil kültürünü bir porsiyonda almış demektir.

edi mörfiiiiiii huuuuuuuuuuuuuu şörli makleeyynn yeeeeeee diye bağırıp en az bir technotronic kasedine sahip olmak demek.

mahalle ce$melerinden su icmek, bayramlari iple cekmek, cumhurba$kani denince kenan evreni hatirlamak demek

koltukaltında topla okul bahçesine yalnız giderken "nasılsa oynıycak birileri vardır" diyebilmek demek

eti kemik geciyor demek;


evden çıkmayan bilgisayar bebeleri haline gelmeden çocuklugunu yaşayabilmiş,son dönemin bir üyesi olmak

ne sorusuna zonk cevabı vermekten zevk duymak, , büyüteç ile kağıt yakmak ve siyah kağıtların beyaza oranla daha kolay yandığını
keşfetmek, 9 voltluk pile dilinle dokunup o ekşi anı yaşamak, televizyon konserlerini teybe çekerken odaya giren anneyi hemen
susturmak, 23 nisan çocuk şenliğinde gelen yabancı çocuklara 5 dakikada aşık olmak demek

son dersin son 5 dakikasında parkeleri giyip zilin çalmasını beklemek, hurraa kapıya doluşmak, dışarıya pestil olarak çıkmak demek, sinek
ilacı arabalarının arkasında bıraktığı bulutta deli gibi dolaşmak demek.

kutu kolayı actıktan sonra kapagını cekip cıkarıp atmak demek tipe bak demek

fon muzigi laura brannigandan self control olan gunler. bakkala gitmenin, sokakta oynamanin, harclik toplamanin gecerli sayildigi,
havuc'un olmadigi yillar demek... her seye ragmen temiz ve el degmememis bir hayat demek...sonrasinda biz buyuduk ve kirlendi dunya demek.

pazar aksamlari mecburen yikanmak ve erken yatmak demek

sesi açıp kısmak için televizyonun dibine kadar gidip üstündeki düğmelere basmak zorunda olmak demek

sehirlerarasi yolculuklara cikarken otobusun 302s olmasi icin dua etmek. bilet alirken arka kapinin onu ve tekerlek ustu olmasin demek.

resimli futbolcu kartlari demek, süper babaanne demek, fantayla kolayi karistirmak demek, mahalle kavrami demek.

cavusevsku ve karisinin kursuna dizilisini tvden seyretmek demek, o goruntulerin yillar sonra bile kafadan hala cikmami$ olmasi demek.

anket ve hatıra defterlerinin olması bunlara seviyorum ama kimi diye başlayan maniler yazmak,önünde tek arkasında 2 çizgi olan külotlu
çorapların havada sallanarak giydirilmesi, içinde biri sabunlu iki ıslak bez olan mustili beslenme çantası,dantel yaka,yenen kokulu
silgi,leblebi tozu çekerken atlatılan ölüm tehlikeleri,hulahop,ayak bileğine takılarak çevrilen top,sek sek oynamak,bayramda mahalleye
dağılıp şeker toplamak, müsaitseniz annemler size gelecek demek


trt'nin yayın akışının bitmesiyle çalan istiklal marşı için ayağa kalkıp, marşı hazırolda bangır bangır söylemek ve marşın bitiminden
sonra çıkan tiz "biiiiiiiiiiiiip"sesine rağmen televizyonu kapatmamak demek.

Zerrin Özer demek. Nasıl da geçmişti bütün bir yaz demek. Bu şarkıya kafanda klip çekmek demek.

annelerin çernobil yüzünden çay içirmemesi, gofret yedirmemesi demek..


challengerın olduğu günkü haberleri hatırlamak demek..

pkk saldırılarında her gün mutlaka birilerinin öldüğünü duymak ama anlamamak demek..


veronica castroyu güzel zannetmek demek..

Kenan Evreni Atatürk zannetmek demek..

Yazlık diskolarda içeri alınmamak demek. bunun için ağlamak ve içeride

- her nedense- You are in the army now- şarkısında sarmaş dolaş danseden abi ve ablalara bakıp özenmek demek


gorbaçov'un kafasındaki kırmızılığın ne olduğunu merak etmek, anneye "zeki müren'e teyze mi diyim amca mı diyim" diye sormak, kenan
evren'in cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılırken çankaya köşkü basamaklarından yavaş yavaş inip sekreteriyle vedalaşmasını
hatırlamak, "hayat bilgisi" kitabında kenan evren'in resmi olması, her yere modern cami inşa etme furyasına anlam verememek, batman ve
şırnak'ın henüz il olmadığı günleri hatırlamak, özalın çenesinin enteresan yapısına anlam veremeyip, "acaba benim çenem de ilerde böyle
olur mu" kaygısıyla aynaya bakmak demek...

breyk breyk arkadaş arıyorm demek


eve lazım olur diye fazlaca pul almak demek

ho ho ho hoover demek
Zeki Müren in size alo diyoruuuum demesi demek

ilkokulda halley, petrol ve komancero sarkilarini uydurma sozlerle soyleyerek danseden tolga han ozentisi sefil dans gruplari kurmak
okul sonrasinda ise her gun kosturarak eve gidip; bu topragin sesi programinda kimil zararlisi ile mucadele yontemleri, orman koylusunun
sorunlari ve yuksek randimanli durum bugdayiturleri ile ilgili verilen faydali bilgilerin ardindan kamber aga ile uyanik skeclerini buyuk bir
ilgi ile izlemek demek



kucuk yasta bilinçli bir ciftci kadar ziraat bilgisine sahip olmak demek



sinemalarda the lord of the rings, harry potter vs. izlemek yerine

jules verne romanlari okumakla gecirilen bir cocukluk demek

aldım çantamı kolumaaa,

çıktım dallas yoluna,
ben babi'yi beklerken
ceyar girdi koluma
şarkısını dansıyla birlikte bilmek demek.

kimler geliyo kimler?
sana ne,sana ne?
ama bunu söylemenize gerek yokki,
ben yapınca alışverişi, zaten alıyorum satış fişi
replikleri barındıran ali-ayşegül atik reklamı ve


bakkal amca,
bir pergel, bir kalem, bir de çikolata alacağım.
erooooolll, eroooolll
(mahallede çocuklardan biri) buraya gelin dedim size buraya !
fişini de al oğlum'daki meşhur erol,

hadi hep birlikte,hep birlikte,
biz biz olalım
yemeklerden önceeee,
lavaboya koşalım,
hafta da bir kere tırnakları keselim,
fırçalayıp onları tertemiz olalım diye şarkılar ezberleyen bir nesil olmak

icraatın içinden izleyip özal'ın kalemine bakıp hipnotize olmaya çalışmak , videocudan american ninja, kartal,kan sporu ve evil dead gibi filmleri
kiralamak demek

analogtan dijitale geçiş devrini yaşamış birey olduğunu anlamak ve ikisinden de farklı zevkler aldığının farkına varmak demek


çok güzel bir ülkenin son yıllarını hayal meyal hatırlamak, sonra da çivisinin çıkışını görerek büyümek demek

Hava durumlarının eksi değil de "sıfırın altında bilmem kaç" denildiğini bilmek demek

Apartmanın çatısına 5 metrelik anten takıp üstüne de tencere kapağı bağlayan bir abinin sizi tv önüne oturtması ve çatıdan oldu mu diye
bağırıp anteni ayarlamaya çalışması . yunanistan kanallarını görüntülemek adına .. oldu oldu diye camdan kafayı çıkarıp bağırmak ve
kimsenin buna şaşırmaması demek. siyah beyaz ve karlı bir görüntü de olsa .. üstelik yunanca tek kelime anlamasanız da gündüz vakti çizgi
film izlemek için az debelenmemiş olmak demek

Muhtemelen hayatımız boyunca yaşadığımız en güzel 10 yıl demek...

trt 1'de olu$an sorunlar sonucu yayına bir süre ara verildiğinde ekrana getirilen donuk ağaç, dağ bayır resmine 10 dakika hareketsiz
bakabilmek demek,

Türkiyede yaşamış son mutlu kuşak olduğunu hüzünle hissetmek demek.
7  GENEL / Sohbet(chat) & Kutlamalar / Hayata Dair 3 Ders : Nisan,04/03/08, 2008, 02:51:09
--------------------------------------------------------------------------------
  Ders 1.





Adamin biri tam dusa girmek üzeredir ve karisi da dusunu almis olarak kabinden çikmaktadir ki, kapinin zili çalar. Kapiya kimin bakacagi konusunda ufak bir tartisma sonrasinda kadin pes eder. Üzerine bir havlu alarak merdivenleri asagi iner ve kapiyi açar. Gelen esinin arkadasi x'tir.


Kadin daha selam veremeden x "havlunuzu üzerinizden yere düsürürseniz size aninda 300 Euro veririm" der. Kadin bir müddet tereddüt eder, ancak havlunun dügümünü açarak havlunun düsmesini saglar. X ona bakar ve 300 Euro verir ve söze devam eder:


"Antrede dogabilecek ufak bir tensel yakinlik için size 500 Euro daha verebilirim, hem de derhal" der.
Önce saskin, fakat daha sonra adrenalinin verdigi heyecan ve alacagi para ile yapabileceklerinin anlik hayaliyle kisa bir duraksamadan sonra kabul eder.


Yasamis oldugu olayin ve kisacik bir süre içerisinde edinmis oldugu ufak servetin heyecaniyla merdivenleri yukari çikarak banyoya geri döner. Hala dusta olan esi ona kimin geldigini sorar.





"Arkadasin x" diye cevap verir kadin.
"Çok iyi, ona borç verdigim 800 Euro'yu getirecegini söylemisti, onu getirdi o zaman."

1. hikayeden çikartilacak ders :
Eger bir ekipte çalisiyorsaniz bilgiyi saklamayin, paylasin. Karar mekanizmasinda belirleyici olabilir. Böylece yanlis anlasilmalarin ve disariya karsi kötü duruma düsmenin önüne geçebilirsiniz.

Ders 2 :





Aracinin direksiyonuna geçip kiliseye gitmek üzere yola koyulan rahip yolda yürümekte olan bir rahibeye rastlar. Aracini durdurur ve kiliseye kadar onunla gelmek isteyip istemedigini sorar. Kadin arabaya biner ve bacak bacak üstüne attiginda bacaklarinin güzelligi ortaya çikar. Rahibin gözü kayar ve bakayim derken kisa bir süre için aracin kontrolünü kaybeder. Araci tekrar kontrol altina aldiktan sonra sag elini rahibenin bacagi üstüne koyar. Rahibe ona bakar ve söyle der :





"Rahip, 129. ayeti hatirliyor musunuz ?"
Utançtan kipkirmizi olan rahip derhal elini çekerek rahibeye özürlerini siralar. Bir müddet sonra akli tekrar karisir ve rahibenin bacagina tekrar dokunur vites degistirme bahanesiyle ve rahibe ayni soru ile karsilik verir :





"Rahip, 129. ayeti hatirliyor musunuz ?"
Utancindan yine kizaran rahip elini çeker ve "afedersin kardesim, insanoglu zayif düsebiliyor" der.
Kiliseye vardiklarinda rahibe arabadan iner ve tek kelime söylemeksizin, ancak çok manali bir bakis firlatarak kaybolur. Rahip aceleyle içeriye kosturur ve bir Incil alarak 129. ayeti açar okumak
için 129. ayet söyle demektedir :





Ileriye gidiniz, daha yukarlarda arayiniz. Orada güzellikler bulacaksiniz.

2. hikayeden çikartilacak ders :
Görev alaninizla ilgili her zaman bilgili olun, aksi taktirde firsatlari kaçirabilirsiniz.

Ders 3.



Pazarlamaci, sef sekreter ve Patron bir öglen paydosunda lokantaya dogru yürümektedirler. Parktaki banklardan birinin üzerinde sihirli bir lamba bulurlar. Lambayi ovarlar ve gerçekten de lambadan cin
çikar.


"Aslinda kisiye 3 dilek hakki veriyorum ama sizler üç kisi oldugunuz için hepinizin birer dilegini gerçek yapacagim" der cin.


Sef sekreter arsizca atilarak "önce ben" diyerek siranin önüne yerlesir.





"Bahamalarda, muhtesem bir sahilde tatil yapmak istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert hayatima girmesin" diye dilegini ifade eder. Ve hoop, ortadan kaybolur.


Simdi de pazarlamaci atilir ve "simdi sira bende" der.


"Hayallerimdeki kadinla Tahiti sahillerinde Pina Colada içmek istiyorum" der ve hoop, o da ortadan kaybolur.


"Simdi sira sende" der cin digerlerinin patronuna.

"Ikisini de ögleden sonra islerinin basinda görmek istiyorum" der patron.

3. hikayeden çikartilacak ders :

Üstünüz olan birinin her zaman için önce konusmasina izin verin. 
 

 
8  GENEL / Sohbet(chat) & Kutlamalar / (angut)bir Eşiniz Olmasını İsdermiydiniz ? : Mart,03/19/08, 2008, 04:07:57
angut bir eşiniz olmasını ister miydiniz?

Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut".

Birisi bir salaklık yapınca, bi laftan anlamayınca,
böle boşboş bakınca hemen "Angut'musun" der günümüzün insanı..

Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton insan var ülkemizde..
Özelligi nedir bilir misiniz ? Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman
yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi
gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan ölene kadar
onun baş ucunda bekler..
İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur..

Dişi olsun erkek olsun bütün Angut kuşlarının iç güdüsel özelliğidir bu.
Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen, eşinin ölüsünün başında bekleyen
Angut kuşuna
elinizi uzatsanız dahi oradan kaçmaz..
Hani derler ya "Angut gibi bakmasana".. diye... keşke herkes Angut gibi
bakabilse değer verdiklerine..
Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün..
Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde

Angut olan bir sevgiliyi rabbim herkese(hayırlısıysa)nasip etsin...
9  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Türk Tarihi, Kültürü ve Sanatı / Osmanlı Da Halk Padişahla Nasıl İletişim Kurardı?? : Mart,03/19/08, 2008, 03:59:48
Osmanlı da halk padişahla nasıl iletişim kurardı??

--------------------------------------------------------------------------------

Osmanlı’da padişahların halkla yüz yüze görüşmesi gönüllü bir uygulama değil, kurumsallaşmış bir gelenekti. Ayak Divanı adıyla anılan bu uygulamada padişah tahtında halkla buluşurdu. Bazı padişahlar ise bununla yetinmez, devlet imaretlerinde kendi elleriyle ahaliye yemek dağıtırdı. Bazıları ise sokakta tanınmamak için kılık değiştirir, sıradan biri gibi sokağa çıkar, dükkânlardan alış veriş eder, kahvehanelerde halkla söyleşirdi.

Soru şöyle: “Osmanlı padişahlarının zaman zaman halkla yüz yüze görüştükleri iddiası doğru mudur? Doğru ise bunu nasıl yaparlardı?”
Osmanlı padişahlarının halkla yüz yüze görüşmelerini anlatan sayısız örnek var. Örneklere geçmeden önce, şunu belirtmeliyiz ki, padişahların halkla yüz yüze görüşmesi, her padişahın kendi isteğine bağlı gönüllü bir uygulama değil, bazı padişahların isteği dışında gerçekleşen kurumsallaşmış bir gelenekti. Devlet protokolü ve idari yapı içinde bunun bir de adı vardı: “Ayak Divanı”.
Önceden belirlenmiş günün belirli bir saatinde taht avluya kurulur, padişah tahtına oturur, yanında sadrazamı, şeyhülislamı, vezirleri, ağaları (generaller) olduğu halde “hacet (ihtiyaçlar) arzı”nı kabul ederdi.
Bizzat padişahla görüşüp yaşadıkları bölgenin dertlerini en sorumlu mevkie ulaştırmak için uzak bölgelerden gelenlerle İstanbul’da yaşayanlar sırayla padişahın karşısına çıkar, yüz yüze onunla konuşup dertlerini ve isteklerini seslendirirlerdi.

Halka garsonluk ederlerdi
Bırakınız devlet idarecilerini, kendilerini “sanatçı” zannedenlerin bile üç beş iriyarı “tutulmuş adam”la korunduğu ülkemizde, Osmanlı Devleti yönetim şeması içindeki “Ayak Divanı” uygulamasını kavramak bir hayli zor olsa gerektir.
Oysa bazı padişahlar bununla da yetinmez, gider, devlet imaretlerinde (fukaraya sıcak yemek dağıtılan kurumlar) ahaliye yemek dağıtmak suretiyle, bir anlamda halka garsonluk ederdi.
Bazıları sokakta tanınmamak için kılık değiştirir, sıradan biri gibi sokağa çıkar, dükkânlardan alış veriş eder, kahvehanelerde halkla söyleşirdi. Bu uygulamaya “tebdil çıkmak” derlerdi. Yönetimi ele geçiren yeniçeri ağalarına karşı, halkla bütünleşmeye çalışan Sultan Dördüncü Murad’ın tebdil çıkmaları meşhurdur. Özellikle Fatih’in, halkı okuma seansları (halkla yüz yüze görüşmek, halkı okumanın en iyi yoludur) ise birer ibret tablosudur.

“Ben kazandım, komşu dükkâna gidin”
Fatih Sultan Mehmed, tebdil çıktığı bir sırada rasgele bir dükkâna giriyor. Birkaç şey satın alıyor. Sonra başka bazı şeyler istiyor, derken, dükkâncı:
“Yeter Begüm (beyim)” diyerek itiraz ediyor tanımadığı müşterisine, “satın aldıklarınızdan kazandıklarımla bugünlük çoluk çocuğumun nafakasını çıkardım, diğer ihtiyaçlarınız için lütfen komşu dükkânlara gidin, onlar da çoluk çocuk bakıyor.”
Sıradan bir bakkalın Fatih Sultan Mehmed’e söyledikleri, “Bu toplumda neden eskisi gibi Fatihler, Yavuz’lar yetişmiyor?” diye soranlara bir cevap olur kanısındayız.
Bence asıl sorulması gereken soru şu: Şu halimizle, biz, sahiden “biz” miyiz?

Yaşlı kadın Kanuni’yle dalga geçti
Kanuni Sultan Süleyman Belgrad fethinden dönerken yanına yaklaşan iki yaşlı kadından biri bir tas ayran ikram ediyor. (O kadar yakınına sokulabildiğine göre, Padişah bir fedailer ordusu tarafından korunmuyor demektir.)
Padişah, ayran tasını ağzına götürmek üzereyken, üzerinde yüzen saman çöplerini fark edip tası ağzından çekiyor. Biraz da kızıyor yaşlı kadına, çıkışır gibi hatırlatıyor:
“Temizlik imandan gelir!”
Yaşlı kadın gülerek cevap veriyor:
“Çöpçükler temizcedir Padişahım” diyor, “ayran soğuk, siz de terlisiniz ya, hızlı içip hastalanmayın diye o çöpleri bilerek ayrana attım.” (İdare edilenin idare edenle böylesine bütünleşmesi için, idare edeni çok sevmesi gerekir. Bu da idare edenin halkını sevmesiyle mümkündür.)
Diğer yaşlı kadın ise dün gece evinin soyulduğundan bahsediyor. O sırada kendisinin ne yaptığını soruyor Padişah. Kadın uyuduğunu söylüyor. Padişah:
“Amma da derin uyumuşsun” deyince, yaşlı kadın, Padişah’la ince ince dalgasını geçiyor, diyor ki: “Derin uyudum, çünkü senin uyumadığını zannederdim.”

Tevazu zirvesi ve gurur çukuru
Padişahların (en azından bazılarının) o debdebe çağında bile ne kadar içten, ne kadar hasbi, ne kadar doğal ve halktan olduklarını görmek insanı hem utandırıyor, hem de sevindiriyor.
Utandırıyor, çünkü “sanatçı” geçinenlerin bile koruma ordusuyla dolaşıp hava atmaya çalıştığı bir ülkede yaşıyoruz. Bunun ışığında geçmişe baktığımızda, padişahlardan pek çoğunun son derece mütevazı ve halka yakın yaşadıklarını görüyoruz. “O tevazu zirvesinden nasıl yuvarlanıp şu gurur çukuruna düştük?” diye soruyor ve halimizden utanıyoruz.
Sevindiriyor, çünkü onlar “bizden biri”ydiler. Demek ki, önümüzde, çok seviyeli, çok sağlam, çok tutarlı örnekler var. Yaşadığımız “örnek insan” krizini geçmiş örneklere yönelerek belki aşabiliriz.

Padişah ile dilencinin kardeşliği
Şimdi gelelim, padişahla halkın buluşmasını anlatan numunelerden ilkine…
Taşköprülüzade Mehmed Kemalüddin Efendi’nin yazdığına göre, (Tuhfet-ul Ahbab, İstanbul, 1287, 1.cüz, s.57-58) Fatih Sultan Mehmed dolaşırken karşısına hırpani kılıklı biri dikilip para istemiş. (Anlaşılan her isteyen padişahın önüne dikilebiliyormuş.)
Padişah çıkarıp bir altın vermiş, ama adamın gözü aç, koskoca Padişah’ı yakalamışken bırakmak istemiyor: “Padişahım, ben senin kardeşinim, insan kardeşini bir altınla savar mı?”
Padişah bu yüzsüzlük karşısında adamakıllı şaşırıp soruyor:
“Nereden benim kardeşim oluyormuşsun bakalım?”
Hırpani kılıklı adam, hiç teklemeden cevap veriyor:
“Elbette kardeşinim, çünkü ikimiz de Âdem babanın evlatlarıyız.”
Bu cevaptan Padişah çok hoşlanıyor. Çok gülüyor ve diyor ki:
“Aman sus!.. Âdem babadan kardeş olduğumuzu kimse duymasın!.. Duyacak olurlarsa diğer kardeşlerimiz de gelip paylarını isterler; o takdirde senin payına bir altın bile düşmez.”
Sadece halkla iç içe yaşayan yöneticiye değil, nüktedan yöneticilere de hasretiz.

Halkın gücüne dayanan padişah
Padişahların halkla yüz yüze görüştükleri “kurum” ise “Ayak Divanı”dır. Padişah devlet yöneticileriyle birlikte avluya çıkar, avluda memleketin her tarafından gelenler halk temsilcileriyle yüz yüze görüşür, dertlerini, dileklerini, şikâyetlerini dinler, sorunların çözümü için yanındaki yöneticilere anında talimatlar verir, daha önce verdiği talimatların hesabını da halkın önünde sorardı.
Sultan Dördüncü Murad, sık başvurduğu “tebdil çıkma”larla halkı, Genç Osman zamanında gerçekleştirdikleri askeri darbe ile idareyi ellerine geçiren yeniçeri generallerinin keyfi yönetimi hakkında bilgilendirip bilinçlendiriyor…
Sonra iş kıvamına geldiğinde, sarayın iç avlusuna topluyor onları. Padişah generallerin karşısına halkla el ele verip çıkıyor. Bir anlamda halkın gücüne dayanarak güçleniyor.
Halk Padişah’a “itaat yemini” ediyor. Arkasından Şeyhülislam, (şimdiki karşılığı ancak Anayasa Mahkemesi Başkanlığı olabilir) Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri (askeri yüksek hakimler) sivil idareciler yemin ediyorlar. Sıra generallere gelmiştir. Padişah dik dik soruyor:
“Sizler ‘Allah’a ve Resulüne ve dahi şeriat üzere olan amirlerinize itaat ediniz’ mealindeki ayetten habersiz misiniz?”
“Haberdarız!” diyorlar.
Yirmisine yeni giren gencecik Padişah kükrüyor: “Öyleyse itaat ediniz!..”
Oracıkta Kur’an’a el basıp itaat yemini ediyorlar.
Bağdat’ı alan ordu, bir “Ayak Divanı”nda siyaset bataklığından kurtarılan bu ordudur
 
       
10  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Türk Tarihi, Kültürü ve Sanatı / Osmanlıca Hakkında Kim Ne Dedi? : Mart,03/19/08, 2008, 03:51:39
OSMANLICA HAKKINDA KİM NE DEDİ ?

Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz. Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa, aynı millet tarafından Fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur. Asırlarca Türk'ün malı olmuş, Türk sesiyle ve Türk san’atıyla işlenmiş; ev, âile, köy Türkçesine, aşk ve îman Türkçesine girmiş; Türk'ün heyecânına işlenip vicdânına yerleşmiş ve Türk olmuş kelimeler de Verilemez!.. Bunlar, bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır.
Nihad Sâmi BANARLI

Yeryüzünde milli kütüphanelerindeki eserlerin dilini ve harflerini bilmeyen, bunları okumaktan aciz bir tek millet var mıdır? Tarihinden edebiyatından, ilmi, felsefi ve dini eserlerinden, milli kültür hazinelerinden haberi olmayan bir miletin bir toprak parçasında rastgele toplanmış bir kuru kalabalıktan farkı nedir?

Avrupalılar okullarında Shakesper’e, Milton’a, Schiller’e, Voltaire’e dair bilgi verirken talebeye bu yazarların okul kütüphanesindeki eserleri de okutulur. Bir kitabın bir parçası değil, tamamı okutulur. Bugün yirmi yaşlarında bir Türk genci Naima’yı, Fuzuli’yi, Cevdet Paşa tarihini orjinalinden okuyamaz.

Yeni yazıya çevirisini okusa da anlayamaz. Bu talihsiz delikanlı için Baki’nin o muhteşem “Mersiye” si Galib’in o enfes “Hüsn ü Aşk” ı Hamid’in “Tarık Bin Ziyad”ı simsiyah karanlıklara batmış muazzam abidelerdir. O zavallıcık bu eserlerin arasında, İstanbul’un göklere fırlayan tarihi eserleri arasında iki gözü kör dolaşan bir turist gibi gezip durur. Kendi tarihini, atasını, dilini, edebiyatını bilmez ve sevmez. Yani kendini bilmez ve sevmez.

Peyami SAFA


Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle şuuruyla.
Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız ihtilali, tek mukaddese saygı göstermiştir: Kamusa…
Heyhat! Batıda cinnet bile terbiyeli.

Cemil MERİÇ

Osmanlıca ilgisini iyi ama geç kalınmış bir hamle olarak değerlendiren araştırmacı- yazar Dursun Gürlek şunları söylüyor: “Rahmetli Cemil Meriç’ten defalarca duydum. Türkiye’de Osmanlıca öğrenmenin Arapça öğrenmek kadar hatta daha mühim olduğunu söylerdi.

Çünkü kütüphanelerimiz Osmanlıca eserlerle dolu ve işin garibi bu eserlere bizden çok Avrupalı oryantalistler ilgi gösteriyor. Düşünebiliyor musunuz benim kütüphanemdeki eserleri bir Fransız ya da İngiliz araştırıcı rahatlıkla okuyup çevirebiliyor, ben tabiri caizse bön bön bakıyorum. Yahut çevremdeki mezar taşlarını okuyamıyorum. Dedemden kalan tapu belgesini okuyamıyorum.

En güzel tarihi eserler İstanbul’da, fakat Osmanlı çeşmelerinin, camilerinin kitâbelerini okuyamıyorum. Tabii bu lüzum, bu boşluk gün geçtikçe daha iyi açığa çıktığı için Osmanlıca’ya rağbet var. Kanaatim odur ki rağbet artacak.”

Dursun GÜRLEK


Osmanlı Türkçesi; Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dildir. Arapçadan da Farsçadan da yararlanmış ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlı Türkçesini anlayabilmelidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsinler.

Attila İLHAN


Bugün Türkiye’de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lâzım. Atla deve değil.

Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı dil olarak anlaşılamaz, Arap harfleriyle
yazılan bir Türkçedir. Her dil asırdan asıra bazı değişiklikler geçirir ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirmez. Nihayet anneannemizle dedemizin mektuplaşma dilidir.

İlber ORTAYLI

Türkiye'de entelektüelliğin şartı Osmanlıca bilmektir. Bizde kendi kültürünü bilmez,İngilizceden okumaya çalışır. Batı'yı bilmez sadece kafa çekip ahkâm keser.

Ben şunu söylüyorum: Türkiye'de Osmanlıca bilmeyen entelektüeller cahildir. 1928 öncesi yazılmış şeyleri okuyamıyorsanız eğer, hiç 'okur-yazarım' diye geçinmeyin. Bugün bir İngiliz entelektüeli Shakespeare'i, Shelly'yi okur, bilir.Bizimkiler Nedim'i, Fuzuli'yi anlamaz, Şeyh Galip'i utanmadan İngilizcesinden okurlar. Birçok tarih kitabı hâlâ Osmanlıcandır bizde. Kendi kültürünü bilmeyen entelektüel olamaz.

Murat BARDAKÇI


Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan dil, şüphe yok ki Türkçeydi. İçinde fazlasıyla Arapça ve Farsça kelime bulunmasına rağmen cümle yapısı Türkçeydi.

Bugün de anlaşılabilen ve sade bir Türkçeyle yazılmış olan metinleri gözden uzak tutmamalıyız. Fatih Sultan Mehmet dönemi tarih yazarlarından Tursun Bey’in yazdığı Târîh-i Ebü’l-Feth adlı eseri okurken işaretlediğim bazı cümleler vardı. “Osmanlıca mı, Osmanlı Türkçesi mi?” tartışmasında aklıma bu eserde işaretlediğim cümleler geldi; birkaçını aktarayım:

“Gel imdi her gün ah eyle,
Günahlarını anup inile;
Biz kıssaya girelim, sen dinle ...”


Prof Dr. Hamza ZÜLFİKAR


Vasıflı insan olmak isteyen her Türkiyeli genç mutlaka ve mutlaka zengin, edebi, yazılı Türkçeyi, yani Osmanlıcayı iyi derecede öğrenmekle mükelleftir. Osmanlıca bilmeden köylü, bakkal, işportacı, kasap, esnaf olunabilir, ama münevver, yüksek tabaka mensubu, kültürlü olunamaz.Yeterli Osmanlıca bilmenin ölçüsü de şudur: Zevk ve haz alarak, mânasını anlayarak Türk dilinin en büyük şairi Fuzulî’nin divanını, aslî metninden okuyabilmek.Mehmet ŞEVKET EYGİTürk diline yapılan kasıtlı müdahaleler sonunda dilimizin gittikçe fakirleşmekte ve ifade yeteneğini kaybetmekte oluşudur. Daha önce kullanılmış olan; aşikar, bedihi, dekolte, münhal, müstehcen, vazıh, bariz… gibi 12 kelimenin bir tek -açık- kelimesiyle karşılanması dilde nasıl bir kavram kargaşasına yol açar? Nüanslar nasıl kaybolur ve bu müdahale Dili nasıl fakirleştirir, düşünülmeye değer! Bu pek çok misalden Bir tanesidir.
Servet KABAKLI


KAYNAKÇA:

Nihat Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 2001.
Muhammed Ali ENSARİ, Osmanlıca İmla Rehberi, İstanbul, 2005.
Cemil MERİÇ, Bu Ülke, İstanbul, 2000.
Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR, Doğru Yazalım Doğru Konuşalım.
Mehmet ŞEVKET EYGİ, İlkadım Dergisi, Haziran 2004.
Servet KABAKLI, Tercüman Gazetesi, 19 Kasım 200.5
Murat BARDAKÇI, Sabah Gazetesi, 6 Ocak 2007.
İlber ORTAYLI, Milliyet Pazar, 5 Şubat 2006.
Fatma DURMUŞ, Yeni Şafak, 2005, Haziran.
Peyami SAFA, Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1999,

İRFAN MEKTEBİ DERGİSİ
11  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Türk Tarihi, Kültürü ve Sanatı / Ecdadımızdan Bize Kutsal Emanetler : Mart,03/19/08, 2008, 03:47:44
Yavuz Sultan Selim döneminin kapı Ağası Hasan Ağa bir rüya görür ve şöyle anlatır: “Bu gece, bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı acele acele çaldılar. Ne haber var, diye ileri vardım. Gördüm ki kapı birazcık açılmış, dışarısı Arap sîmalı, nûranî, elleri silahlı ve sancaklı mükemmel insanlarla dolmuş. Ve kapı dibinde dört nûranî kimse durur; ellerinde birer sancak var.
Kapıyı çalanın elinde padişahın ak sancağı var. Bana sordu: “Bilir misin biz niye gelmişiz?”, “Buyurun”, dedim.
“Bu gördüğün insanlar Rasûlullah (SAV)'in ashabıdır. Bizi Hazreti Rasulûllah gönderip Selim Han'a selam etti ve buyurdu ki, 'Kalkıp gelsin, Haremeyn'in hizmeti ona buyruldu.' Ve bu dört kimseyi görürsün ki, bu Sıddîk- azam, bu Ömer-i Faruk, bu Osman-ı Zî'n-nureyn ve ben ki Ali bin Ebu Tâlib'im. Var Selim Han'a söyle.” dedi ve görünürden kayboldular.
Bu manevî işaretten başka Hocazâde Mehmed Çelebi'nin divanda, bütün ehl-i sünnet ulemasının ve hâl ehli zevatın İslam riyasetinde Osmanlı'yı görmek istediğini ısrarla savunması ve Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi'nin de Şia ile ittifak yapan Mısır emirleri üzerine harp için fetva vermesi ile Yavuz Sultan Selim Mısır seferine karar verdi.
Sefere karar verildi verilmesine ama Mısır'a ulaşmak için de Sina Çölünün aşılması gerekiyordu.
Tarihte bu çölü aşmak isteyen ilk hükümdar sadece I.Selim değildi. Büyük İskender, Napolyon, Cengiz Han gibi nice hükümdarlar da buradan geçmek istemiş,ancak gündüz 50 derecelik bir sıcak, gece ise - 20lere varan çöl soğuklarıyla, kuraklık ve kum fırtınalarıyla hiçbiri baş edememişti. Çünkü hiçbiri Yavuz gibi, Resulullah'ın müjdesini alamamıştı. Nihayet 1517 yılında çöl aşıldı , sefer tamamlandı. Mısırlılar ile yapılan savaşta Osmanlılar galip geldi. Sultan Selim Han, Kahire'ye 15 Şubat 1517 târihinde parlak bir merâsimle girdi. 20 Şubat Cumâ günü Melik Müeyyed Câmiinde okunan hutbede kendisi için söylenen "Hâkim-ül-Haremeyn-iş-Şerifeyn" unvânını kabul etmedi. Mübârek makamlara hürmeten unvânındaki "Hâkim" kelimesi yerine hizmetçi mânâsındaki "Hâdim"i getirtip, "Hâdim-ül-Haremeyn-iş-Şerîfeyn" (Mekke ve Medîne'nin Hizmetçisi) unvânını aldı. Bunu belirtmek için de sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı.
Hilafetin Osmanlı İmparatorluğu'na geçmesi ile birlikte İstanbul'a getirilen Mukaddes Emanetler, 1517 yılından bu yana Topkapı Sarayı'nda bulunan "Hırka-i Saadet Dairesi"nde büyük bir titizlikle korunuyor.Ancak Mukaddes Emanetler'in İstanbul'a getirilişi yalnızca Yavuz Sultan Selim zamanıyla sınırlı kalmamıştır. Bu çok kıymetli eserlere Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar bir çok yeni eser eklenmiştir. Hicaz'ın Osmanlı'ya geçmesinden bu yana İstanbul'a getirilen ve 31 Ağustos 1962'den beri de Topkapı Sarayı'nda sergilenen bu emanetler titizlikle korunmuş ve yoğun bir sevgi halesiyle kuşatılmıştır.Kutsal emanetlerden bazıları şunlardır :
Hırka-i Saadet, Dendan-ı Saadet (Peygamberimizin Uhud'da kırılan mübarek dişlerinden bir parça), Lihye-i Saadet ( Peygamberimize ait Sakal-ı Şerifler) , Nakş-ı Kadem-i Şerif ( Peygamberimize ait ayak izleri), Sancak-ı Şerif, Hz.Musa'nın Asası, Hacer-i Esved çerçevesi, Hz. İbrahim'in tenceresi, Mühr-i Saadet, Name-i Saadet ( Peygamberimizin dine davet için yolladığı mektuplar), Nalın-ı Saadet (Peygamberimizin ayakkabıları), Hz.Fatıma'nın seccadesi, Hz. Osman döneminde yazılan Mushaf-ı Şerif , Kabe anahtarı ve kilitleri, Süyuf-u Mübareke ( Peygamberimize, Hulefa-i Raşidin'e, Ashaba ve Hz. Davud'a ait kılıçlar.) Ayrıca Peygamber Efendimiz'in yayı, teyemmüm taşı ve su içtiği kâse de Topkapı sarayında bulunmaktadır.
Yavuz Sultan Selim Han kutsal emanetleri Topkapı Sarayına getirince, sarayın Hırka-i Saadet dairesinde itina ile saklanmaya başlanmıştır. Ayrıca Yavuz Sultan Selim kırk hafız tayin etmiş, bu hafızlar Hırka-i Saadet dairesinde saat başı nöbetleşerek ve fakat bir dakika bile ara vermeksizin, 24 saat boyunca Kur'an-ı Kerim tilavet etmişlerdir. Bir rivayete göre, kırkıncı hafız da Yavuz Sultan Selim Han'ın kendisidir.
Yahya Kemal Beyatlı, “Osmanlı'yı 600 sene ayakta tutan manevi kuvvetin, Ayasofya'da okunan ezanlar ve Hırka-i Saadet'te sürekli okunan Kur'unlar olduğu'nu anladım” diyerek doğru ve yerinde bir tesbitte bulunmuştur. Ancak bu güzel âdet, 1517 yılından 1924 yılının Mart ayına kadar devam etmiştir.
Topkapı Sarayı, 3 Nisan 1924 tarihinde müze haline getirildikten sonra Has Oda 1962 yılına kadar ziyarete kapalı tutulmuş, bu tarihten sonra da Hırka-i Saadet ziyareti manevi derinlikten yoksun turistik bir ziyaret mahiyeti kazanmıştır. 1980'de müzenin çık olduğu saatler içinde Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi Kıraat Bölümü'nde ihtisas yapan hafızlar tarafından okunmak üzere yeniden Kur'an'ı Kerim tilavetine başlanılmıştır. Bu uygulama bazı teknik sebepler yüzünden sürdürülemeyince 15 Mart 1991 tarihinde İstanbul Müftülüğü ile yapılan protokol gereği görev müftülüklerce seçilen yedi imam tarafından nöbetleşe yürütülmüştür. Hırka-i Saadet Dairesi'nde tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, 25 Ekim 1996'dan itibaren 24 saat boyunca Kur'an'ı kerim okunmaya başlanmıştır.*
Ecdadından kalan emanetlere sahip çıkan , Rabbimizin bize verdiği asıl emanet olan can emanetini hakkıyla yine Yüceler Yücesi Rabbine teslim eden bahtiyar kullar olma duasıyla , yoktan var edene emanet olunuz..

***Halil Zeybekoğlu
12  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Türk Tarihi, Kültürü ve Sanatı / Yavuz Sultan Selim Ve Kürtler : Mart,03/19/08, 2008, 03:44:37
YAVUZ SULTAN SELİM VE KÜRTLER


Muhtelif fikir çevrelerinde Yavuz’un Kürtleri katliama tabi tuttuğu ve hatta onlar hakkında ağza alınmayacak ifadelerle dolu olan bir dörtlüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru mudur? Elbetteki bu iddianın tam tersi doğrudur. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Şöyleki, Yavuz olmasaydı, bugün Doğu Anadolu’daki ehl-i sünnet olan Kürtler, Şî’a’nın tasallutu altında olurlardı. Osmanlı Devleti'nin Doğu Anadolu ile alakası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devleti’ne ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı, 1514'de kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır.

Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve Doğuda hem Osmanlı Devleti için ve hem de âlem-i İslâm'ın birlik ve beraberliği için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arz eder hale gelmiştir. Şehzâde Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın yanında, Şi’îlerin tahrikiyle çıkarılan Şah Kulı isyanını da önleyememişti. Anadolu'yu Şiîleştirme hedefini güden ve her geçen gün bu hedefine daha da yaklaşan Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu.

Nihâyet Yavuz Sultân Selim Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail'in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan Sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı Devleti’ne katılması gerekiyordu. Bu iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla bu mümkün değildi. Zira bunlar da hem Müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı Devleti'nin de Müslüman bir ülke olması; İslâm'ın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin teşekkülü gibi gayelerle münferiden hareket edilemeyeceği ortadadır.
İşte bu hakikatı idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti'ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından Padişah'a yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmişti.

Osmanlı Devleti'nin değişmeyen siyâsetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiği hükümlerdi. Osmanlı Devleti, Kur’ân, sünnet, icmâ’ ve kıyas yoluyla vaz’ edilen hukukî hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir sistemle karşılaşmıyordu. Mesela, Doğudaki Kürt ve Türkmen Aşiretleri, Osmanlı Devleti’ne iltihak etmekle bir şey kaybetmemişlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılığın sırrı burada yatıyordu.

Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti sahip olduğu topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira topraklarının dahilinde bulunan her yer dâr’ül-İslâm sayılıyor ve bütün Müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı. Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün Müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tabi’ oldukları için, aralarında ihtilafa vesile olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Mesela, Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlakî, kültürel ve coğrafî çok büyük azamî müşterekler vardı. Bu sebeple de, Doğu Anadolu'nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu.

Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında, Yavuz Sultân Selim, kendisine Doğu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti'ne ilhâkı için vazife veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultân Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti'ne itaat arzularını padişaha iletmişlerdi. Şah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin kişilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı beyler, bu hâdiseden önce Şi’îlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları üzerine, Yavuz Sultân Selim'e tarihçe müsellem olan tarihî arîzayı, yardım talep etmek ve Osmanlı Devleti'ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle göndermişlerdir.

“Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm Sultânı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahı’nın yollarını bekledik.
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultânı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle cârî olmuşdur.”

Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyisi Hüsrev Paşa kumandasında ve İdris-i Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu, Şah İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiştir. XX. asrın İdris-i Bitlisî'si olan Bediüzzaman 1910'larda Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmek isteyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:

“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.”
Diyarbekir'in Safevî Devleti'nden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde kısa zamanda Doğu ve Güneydoğudaki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı Devleti'ne itaatlerini temin eylemiştir.

İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beğlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti'ne ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultân Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyeti’nin sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî'ye teşekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî hediyeleri zikreder. Osmanlı Devleti'ne kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve bunlara bağlı olan sancakların mikdarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'ya beyaz hükm-i şerifler gönderdiğini ve Osmanlı Devleti'ne bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa, gönderilen tuğralı beyaz kâğıtlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı Devleti'ne bağlanmaktadır. Devlete bağlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister.

Mektubun sonuna doğru, Anadolu'yu Şi’îleştirmek isteyen Şah İsmail'in kendisine elçiler gönderdiğini, bin bir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak onun sözlerine ve ıslah olduğuna inanılmaması icab ettiğini belirterek gerekli tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir.

Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle elde edilemeyecek zaferlere ulaşıldı. Şark diye adlandırabileceğimiz ve bugün Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Musul ve Kerkük'den itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey Suriye bölgelerinde yaşayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri Osmanlı Devleti'ne iltihâk eylemiştir. Bu iltihâklardan bazılarını beraber görelim:

1) Kürt ve Türkmen beylerinden istimâlet ile kendi meyil ve arzuları ile itaat eden 25'den fazla aşiretten ve reislerinden bazıları şunlardır: Bitlis Hâkimi Emir Şerefüddin; Hizan Meliki Emir Davud; Hısn-ı Keyfâ Emîri Melik Halid; İmadiye Hâkimi Sultân Hüseyin; Cezire Hâkimi Şah Ali Bey; Çemişgezek Hâkimi Melik Halil; Pertek Hâkimi Kasım Bey.... Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin, Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmişlerdir.

2) Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi irâdeleriyle Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmişlerdir. Aralarında İbn-i Harkuş, İbn-i Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan şu itâ'at mektubu çok manidardır:
“Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslâmı tatbik ve adâleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz “. [1]

Yavuz Sultân Selim ve Kürtler konusunda ileri sürülen önemli fikirlerden biri de Yavuz Sultan Selim’in Doğuda bağımsız bazı küçük Kürt devletlerine müsaade ettiği ve asırlarca bu devletlerin varlığını sürdürdüğü iddiasıdır. Bu konuyu da önce Osmanlı Devleti’nin Doğuda kurduğu idare tarzı nasıldı onu kısaca açıkladıktan sonra, bu iddiaların doğru olup olmadığına işaret edelim. Esasen bu iddiaların da Osmanlı Devlet teşkilâtını bilmemekten ve konu ile ilgili bazı belgeleri yanlış yorumlamaktan kaynaklandığını hemen burada işaret edelim.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti'nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden sonra Doğu Anadolu'da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir eyâlet daha teşkil olundu.



 
Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.
Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederdi.

İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim ola-gelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk edilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arâzîleri tımar nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.

Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arâzîsinde tımar nizâmı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer devlet tarzında değil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiştirilmişlerdir.

Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu’da’da uygulana gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir. [2]


[1] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Bayram, Sultân II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987, sh. 8 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm Yolları, İstanbul 1996, sh. 30 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 197-213.

[2] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultân II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 213 vd.


AHMED AKGÜNDÜZ
Yorumcuyuz.Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor.
Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP
www.osmanli.org.tr


13  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Şiir / Bir Ölünün Arkasından : Mart,03/10/08, 2008, 11:56:11
Bir Ölünün Arkasindan
Ey ölü, az daha yaşatmak isterdim seni,
Habersiz birakip gittigin evde.
Giysen hazir duran terliklerini,
Odalarda dolaşsan, öksürsen
Toplasan bu yaz da bahçende yemişleri,
Az daha ömür sürsen.
Gözlerimin önünde hep boyun bosun,
Nasil girerdin şu kapidan, memnun
Şu iskemleye otururdun.
Avuçlarimda, ilik, el sikişin,
Bana bakişin...
Nasil uzatirdin bana şu sürahiyi?
Seyrederdik uçan bulutlari, geçen gemileri.
Nasil son defa konuştun, son defa güldün?
Nasil öldün?..
Nasil öldü, Yarabbim, nasil ölecegiz?
Hangi sonsuz geceler, iklimler geçecegiz,
Bundan sonra da bir gün ayni sofrada
Oturacak miyiz bir daha!
 
Ziya Osman Saba

14  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Şiir / Ağıt : Mart,03/10/08, 2008, 11:50:12
Ağıt

Her şey güzeldi bir zaman, çok önce
Şehirler, insanlar, güneş deniz
Mutluluğumu görebilirdiniz
Çökmeseydi içime bu son gece
Her şey bir anda bitmeseydi, yazık
Olmasaydı gençliğime aptalca
Belki de o yerlere varırdık
O uzak dağlara ulu: koskoca
Orada her şey değişirdi belki
Açardı umutlarımız bakarsın
Ateş rengi, kan rengi güller gibi
Toprağında kimbilir hangi aşkın
Oysa şimdi nerdeyiz, neyiz bak
Her umut belirtisinden uzağız
O sevilmiş gözlerde saf ve berrak
Bir ayna bile yok bakacağımız
Her şey kurşuni bir renk almış, soğuk
Bozkırlardır uzayan önümüzde
Kime baksan o yüz: veremli, soluk
Tek mavi kalmamış gökyüzümüzde
Her yerde bitmişliği güzelliğin
Kum kamyonları putreller betonlar
Sonra ta beşikten mezara değin
Sıfırlar, yüzler, binler ve milyonlar
Hadi öl bakalım ölebilirsen
Zincirlerle bağlıyken yaşamaya
Omuzla yükünü, hadi yalnız sen
İsterse gücün olmasın taşımaya
Yenik düşmüşüz işte gerçek ortada
Çökmüş boynumuza zulmün elleri
Bir tutsak, bir dolap beygiri ya da
Bir mahkum gibiyiz kaç yıldan beri
Yargıç hükmünü çoktan vermiş oku
Boynundaki yaşamak fermanını
Yaşamak sonra ölmek; iki korku
Geri getirmezken bir anını
Terkedilmiş şehirleri bilirsin
Bilirsin gömülmüş uygarlıkları
Ve düşün ki; patlaması bilincin
Yırtmaya yetmiyor karanlıkları
Öyleyse çek sapla göğe bıçağını
De ki; benim işim tanrılıktan güç
Benim hem yüksek, hem en aşağı
İşte ellerimde sonsuzluk ve hiç
De ki; Ömür verdin; en büyük yalan
De ki; Beden verdin; içi boş ve kof
İşte! Yüce eserin, işte insan
Ve yırt göğsünü, bağır: Of Tanrım of.
 
Ümit Yaşar Oğuzcan
15  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Şiir / Adını Bilmeden Sevdim : Mart,03/10/08, 2008, 11:48:23
Adını Bilmeden Sevdim

Ben, seni; adını bilmeden sevdim. Ve, “var”lığınla gülüşünü...
Ben seni, yaşını bilmeden, gözünü-kaşını bilmeden sevdim.
Ve, “yar”lığa süzülüşünü.

Ben seni, sesini duymadan sevdim...
Ve duymadan nefesini.
Ben seni adını bilmeden sevdim...
Ama; sevdim!..

Üşüyüşünü sevdim...
Üşüyüşünü sevdim onüçüncü ayın ilk günü;
“Gel, ısıt” deyişini!..
Bekleyişini sevdim beşinci mevsimin gün bitimlerinde, bilerek gelmeyeceğimi...
Akşam alacalarının gönlüne yürüyüşünü sevdim...
Ve, kıpırtısız, karanlığa gömülüşünü sevdim.
Bir de;
“Gel, ışıt” deyişini!..

Ben seni, adını bilmeden sevdim.
İhtiyacım... Cevabım...
İsimler koydum sana; bahar yelim, çiçek tarlam... Gökkuşağım, ışığım... Kuşkanadım, pembe rüyam, çiy tanem...
Seni, adını bilmeden sevince öğrendim; seni sevmek için gerekmiyordu ismini bilmem...
...Sevdim işte!

Ben, seni; yaşını bilmeden sevdim... Yani bilmeden sevdim deden yaşında mıyım, torununla akran mı!
Ben seni, gözünü-kaşını bilmeden sevdim.
Ben seni, sesini duymadan sevdim.

Ve hatta öğrenmeye korkarken, bilmeye kıyamazken seni...
...seni sevdim.
Seni sevdim.

İçime salıncaklar kurdum gönlümün ipleriyle...
Oturdun, sallayamadım; dokunurum diye korkumdan!
Dolaştın boynuma bir sarmaşık gibi; okşayamadım.
...Koklayamadım!
Dalgalarını taramamış olan parmaklarım yabancı saçlarına...
Ve hâlâ bilmiyorum, gözlerin ne renk?.. Hangi yıldızlar mahpus içinde?

Ve ben sana hâlâ seni sevdiğimi söyleyemedim!..
Ama ben seni; adını bilmeden, yaşını bilmeden... Yüzünü bilmeden, sesini bilmeden...
...seni bilmeden sevdim.
Seni, “bilmeden” sevdim!
Senin olmadığın ve benim olmadığım bir sokaktaki köşebaşında çarpıştı duygularımız!
Döküldü içindekiler ve döküldü içimdekiler...
Sen yoktun orda ve ben de yoktum;
Ama sevda vardı!

Ve, ben; seni adını bilmeden sevdim
Muammer Erkul
Sayfa: [1] 2 3 ... 13
İstatistikler
Üye: 184379
Mesaj: 361438
Konu: 71414
Hoş geldiniz fcaslan, yeni üyemiz.
Sponsor Linkler
Çiçek Siparişi
çiçek
Trsohbet.com Chat
sohbet
BahisTahminleri.net
iddaa
Oruçoğlu Nakliyat
Evden Eve Nakliyat

Akdeniz Nakliyat
Evden Eve Nakliyat
Çelebi Nakliyat
Evden Eve Nakliyat
Bunlara Baktınız Mı ?

Forum Yarışmaları
Online Üyeler

Daha Fazla İstatistik
Foruma Üye Ol
Forumda Görev Al

Son 10 Konu

Selvi Boylum Al Ya...

Arkaşlarınızın Değ...

Düğün Pastası Olur...

Ben İddialıyım Des...

21 Ağustos 2008 Gü...

21 Ağustos 2008 Gü...

21 Ağustos 2008 Gü...

Bayanlar, Bu Cümle...

İnternette Aşkınız...

Degirmen Sener Sen...
Duyuru
Arşiv

şiir yarışmaları resim yarışmaları site haritası ses yarışmaları forum yarışmaları atatürk resimleri islami resimler ramazan ayı ve bayramlar dini hikayeler ilahi peygamberler güncel haberler hukuk siyaset forumları  siyaset meydanı siyasi kara kuvvetleri hava kuvvetleri deniz kuvvetleri silah sistemleri askeri resimler hayvanlar alemi hastalıklar rüya tabirleri komik videolar edebiyat forumu meslek rehberi ödevler diyet oyun download full oyunlar cs serverleri online oyunlar knight online avrupadan futbol iddaa cep için videolar cep için filmler film izle flim izle belgesel izle forum dizi izle amatör müzik mp3 yerli Türkçe klipler şarkı sözleri arabeks rapçılar program paylaşım msn smf google forumu emo youtube

iyinet webmaster forumu 2008 seo yarışması

YORUMCUYUZ.NET | FORUM | Youtube | Dizi izle |indir download| Ödev Arşivi | Siyasi Forum | Eğitim Ögretim | Powered by SMF 1.1.4.
© 2005, Simple Machines LLC. All Rights Reserved.
Bu Sayfa 0.44 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu


YORUMCUYUZ.NET
Sitemize üye olarak hizmetlerimizden en iyi sekilde yararlanabilir ve forumda ücretsiz yazar olabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.

kapat