+ | YORUMCUYUZ.NET | FORUM | Youtube | Dizi izle |indir download| Ödev Arşivi | Siyasi Forum | Eğitim Ögretim

Ekim,10/11/08, 2008, 03:21:17 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


fx15
  Konuları Göster
Sayfa: [1] 2
1  İNANÇ DÜNYASI / İslamiyet (Our nice religion İslam) / Sıkıldım Artık : Ekim,10/01/08, 2008, 08:05:11
Avrupa türkiye'nin neler yaptığını ve gündeminin ne olduğunu takip ediyormuş
nerdenmi? tv'lerden, adamlar bakmış türk televizyonlarını haftada 70 dizi, 10 sabah pogramı,
50 eğlence programı, demişlerki tamam bu türklerin pimi çekilmiş yarın bir gün patlar bunlar demişler. yazık günah müslüman türk milletinin haline bakın, rezillik ve kepazelik diz boyu
artık evlilik programları var.4 tane akşamada kadar hiç boş kalmıyor.. hani nerde müslümanlık nerde türklük, nerde ahlak herşey para olmuş, iş olmuş oysa bizim inancımız böylemi, peygamberimiz,alimlerimiz, atalarımız, ceddimiz böylemiydi.? hazret-i Ömer'in şöyle buyurduğunu rivâyet edilir; "Vallahi biz dünyâ zevklerine rağbet etmeyiz. İstesek bir hayvan kestirir, ekmek ve kuru üzümden şıra yaptırır yer, içeriz. Fakat, biz bu nîmet ve güzellikleri öbür dünyâya bırakmak istiyoruz. Çünkü Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: (Kâfir olanlara, ateşe arz edecekleri gün şöyle denir) "Siz dünyâ hayatında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve bunlarla sefâ sürdünüz. Artık bugün hakâret azâbı ile cezâlanacaksınız, çünkü yeyüzünde haksız yere kibir taslıyor, bir de dinden çıkıyordunuz (fâsıklık ediyordunuz)" (Ahkâf sûresi: 20)
artık çok para kazanmak hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar ALLAH'ın temiz dinini kirletenlere yazıklar olsun bu durumda zengin zenginliğine fakir fakirliğne iyi baksın bir talebe şeyhine efendim günümüzde bütün nimetler var arabalar,evler,elbiseler,vs.her şey var nimetler ardı ardına açılmış bunun sebebi nedir dediğinde şeyhide olum cemalettin bu huzurdan kovulmaktır. buyurmuşlardır.peygamber efendimize ballı süt ikram edildiğinde içmemiştir. ölürkende arkasında üzerindeki elbiseleri hariç bir şey bırakmamıştır.bir gün peygamber efendimiz karnının açlığından dayanamayıp dışarı çıkmış yolda yürürken hz.ömer ve hz.ebubekir'le karşılaşmış ya ömer,ebubekir nereye gidiyorsunuz dediğinde onlarda ya resulallah yiyecek bir şeyimiz yok karnımızda aç açlığın şiddetinden yürüyoruz dediklerinde resulallah efendimizde allah'a yemin ederimki bende bundan dolayı yürüyorum dediklerinde 3 birlikte bir sahabi efendimizin evine gitmişler sahabi efendimiz resulallah hz.ebubekir ve ömeri görünce sevinçten onlara hürmetler göstererek koyun kestirip yedirince peygamberimiz şöyle buyurmuşlar allah'a yemin ederimki kıyamet gününde bu yediğimiz yemekten hesab vereceğiz buyurmuşlardır.ALLAH bir adamı zengin ediyorsa o kadar parayı sadece kendisi yesin veya ailesi yesin diye değil, ama malesef böle olmuyor.günümüzde o kadar nimetlerin çok olmasına rağmen türkiyede yüzlerce binlerce aç susuz kalacak yeri olmayan insanlar var. yani bazı insanlar varki bu kadar nimetin içinde olduğu taktirde neden se aç kalıyorlar..yolda yürüyen bir adam aniden yere yığılsa kimse yardım etmiyor. sokaklara çıktığın zaman etrafına bakıyorsun lüks evler lüks arabalar insanlar süslü pahalı elbiseler dünya artık korkunç bir hal aldı..
varın artık gerisini siz düşünün, zamanımız da o kadar yalnışlıklar varki her şeye hurafe sokmuşlar giydiğimiz kıyafetler avrupa tarzı pantolon çeket gömlek vs. konuştuğumuz dil arapca değil,osmanlıca değil, latince.kızlarımız kadınlarımız ünilerde okuyor her biri bi tarafta başka erkeklerle arkadaşlıklar kuruyor hatta aynı evde bile kalıyorlar. nerde ahlak nerde haya kızlar açık seçik giyiniyorlar yolda yürüken sevgilisiyle sarmaş dolaş yürüyor.nasıl ahlak bu.? ramazanda iftar sahur programları yapılır her bir kanal kendi programında bir hoca, bir sanatcı, bir falcı, bir estetikci, alır. sunucu önce sanatcıdan şarkı alır sonra hoca günahtan bahseder, sonra falcı gaybtan bahseder, sonra estetikci şuranı buranı gerdirmekten bahseder.şu resme bir bakın! herkes kuranı okuyor ama kimsede kurandaki ayetleri hayatımıza geçirelim uygulayalım demiyor...herkes gerçekleri görmesi lazım.....benden bu kadar. yalnışları daha da yazmak istiyorum ama moralim bozuluyor....şeytan sizi allahla aldatmasın...bu şu demek her işte allah'ın rızasına göre yapmaktır zaman değişti deyipte zamana göre veya nefsine göre fetvalar yapmamaktır.


'' NİÇİN KILMAZSIN FARZI SÜNNETİ, DEĞİLMİSİN MUHAMMEDİN ÜMMETİ (A.S)
ANMAZMISIN CEHENNEMİ,CENNETİ İMAN SAHİBİ KUL BÖYLEMİ OLUR.?
KIL İNSAF KIYMETLİ ÖMRÜNÜ EYLEME İSRAF KALBİNİ NEFSİNİN ARZUSUNDAN KORU
İÇİN GİBİ DIŞIN DAHİ OLSUN SAF''

BU GÜN KİMİNLE ARKADAŞLIK YAPIYORSAN KİMİNLE VAKİT GEÇİRİYORSAN
BİLKİ YARIN ÖLDÜĞÜNDE KARANLIK KABRE KONDUĞUNDA ONUNLA ARKADAŞLIK EDEMEYECEKSİN, OZAMAN SANA ANCAK ALLAH ARKADAŞLIK EDEBİLİR ORDA BİR TEK ALLAH SANA YARDIM EDEBİLİR..
ALLAH BİZLERİ ŞEYTANIN ŞERRİNDEN NEFSİMİZİN ŞERRİNDEN KORUSUN..VE BİZİ RAZI OLDUĞU KULLARINDAN EYLESİN İNŞALLAH..
onun için kardeşlerim ölüm her an gelebilir hazırlıklı olalım çünki mühim olan son nefeste imanla gitmektir...
2  İNANÇ DÜNYASI / Dini Hikayeler / Süfyanı Sevri Anlatıyor: : Eylül,09/29/08, 2008, 12:38:35
Süfyanı Sevri anlatıyor:
- Ben Mekke-i Mükerreme'de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:
-Ben öldüğüm vakittekendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid'i telkin et!, dedi.
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :
-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.
O zaman:
-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum
Bana cevap olarak:- Ramazan-ı Şerifin orucunu tutup Şevval'den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve "Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve Şevval'den altı gün orucuna muvaffak kıl" diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
3  İNANÇ DÜNYASI / Dini Hikayeler / Hesaptan Kurtuluş Yoktur : Eylül,09/29/08, 2008, 12:37:42
HESAPTAN KURTULUŞ YOKTUR

Bir gün, Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf'a; "Beni, Dâvûd'un yanına götür. Onu ziyâret edeceğim. Nasîhat isteyip, duâsını alacağım." dedi. Bunun için kalkıp, Dâvûd'un evine gittiler. İçeri girmek için izin istediler. Fakat içeri girmeye izin alamadılar. Annesine ricâ ettiler. Annesi oğluna; "Evlâdım, müsâde et de içeri girsinler." deyince, o; "Anneciğim, dünyâ ehli ile benim ne işim vardır? Onları görünce, dünyâyı hatırlıyor, âhireti unutuyorum. Bunun için beni mâzur gör." dedi. Annesi tekrar ricâ edince, kırmadı; "Ey benim Allah'ım!"Annenin hakkını gözet, zîrâ onun rızâsı benim rızâmdır." buyurduğun için kapıyı açıyorum." dedi. Halîfe Hârûn Reşîd ile İmâm-ı Ebû Yûsuf içeri girdiler. Dâvûd-i Tâî ile müsâfeha yaptılar. Hârûn Reşîd'in elini tutunca, onun ellerinin nâzik bir el olduğunu belirtti ve; "Ey Halîfe! Bunca zaman ömür ve saltanat sürdün. İnsanlara hükmettin. Sakın zulme meyletme. Zîrâ hesaptan kurtuluş yoktur." buyurdu.

Dâvûd-i Tâî'nin bu tesirli sohbetini dinleyen halîfe kendinden geçip, göz yaşları döktü. Duâsını istedi. Duâdan sonra bir kese altın verdi ve; "Kendi öz malımdandır ve helâldir, alınız." dedi. Halîfenin hediyesini ve ricâsını kabûl etmeyen Dâvûd-i Tâî; "Size mübârek olsun. Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız yoktur. Babamdan kalan mal ve mülk satıldığında elime geçen altınlar bize yeter. Rabbim o paralar bittiğinde işimizi bitirip bizi başkalarına muhtaç kılmasın. O kendisine yapılan duâları reddetmez. İzzeti hakkı için kabûl eder." buyurdu.

Hârûn Reşîd ve İmâm-ı Ebû Yûsuf keseyi alıp gittiler. Dâvûd-i Tâî'nin vekilharcına giderek parasının mikdârını sordular. Vekilharcın bildirdiği mikdârı hesab ettiler. Bu ölçüye göre parası hesap edildiğinde şeyhin vefât edeceği günü buldular. Nakledilir ki hesab edilen gün geldiğinde İmâm-ı Ebû Yûsuf; "Gidin bakın bugün Dâvûd-i Tâî vefât etmiştir." buyurdu. Gidip baktıkları zaman vefât ettiğini öğrendiler. İmâm-ı Ebû Yûsuf onun hakkında; "Duâsı makbûldür. Allahü teâlânın indinde yeri seçilmişlerin yanıdır." buyurdu. Biraz sonra haberci, Dâvûd-i Tâî'nin ölüm haberini getirdi.
4  İNANÇ DÜNYASI / Dini Hikayeler / Aslandan Kaçar Gibi : Eylül,09/29/08, 2008, 12:37:06
ASLANDAN KAÇAR GİBİ

Dâvûd-i Tâî dünyâ malına aslâ kıymet vermezdi. Vefâtından önce ziyâret edenler yastığının kerpiç, yiyeceğinin bir çanak suya batırılmış kuru ekmekten ibâret olduğunu görmüşlerdi. Dünyâ hakkında şöyle buyurdu: "Eğer selâmette olayım dersen, dünyâya, haydi sana selâm olsun, diyerek vedâ et. Eğer kerâmet istersen âhirete, sen nazarımda ölü gibisin, diyerek cenâzesini kılmak üzere tekbir al ve Allahü teâlâyı dileyen tasavvuf yolcusunun alâmeti dünyâya rağbet etmemek, dünyâdan zarûret mikdârıyla yetinmek, fazlasını arayıp sormamaktır ve yükün, uzun yola çıkacak birinin ağırlığı kadar olsun. Sakın bundan fazla dünyâlığı kalbinize yerleştirmeyin ve ey insanlar! Dünyâyı isteyenler, nefislerinin isteklerine karşı acelecidir. Dünyâ hesâbıyla bedenlerini yorarlar. Hâlbuki dünyâya rağbet, dünyâ ve âhirette yorgunluktan başka bir şey değildir. Zâhidlik ise dünyâda ve âhirette rahatlıktır. Öyle ise arslandan kaçar gibi dünyâyı isteyen insanlardan kaçmalıdır."
5  İNANÇ DÜNYASI / Dini Bilgiler / Meşhur Sufilerin Tasavvufa Bağlanışları : Eylül,09/29/08, 2008, 12:35:25
Ricâl-i Kibar İbrahim Ethem
hatiften gelen bir ses (2) ona: Ey İbrahim sen bunun için mi yaratıldın?! Bu işi yapmaya mı memur kılındın?! diye hitap etmişti. Sonra eğerinin ön kaşından bir ses ona: Vallahi sen ne bunun için yaratıldın, ne de bunu yapmakla emrolundun! dedi. Bunun üzerine atından indi, babasının çobanlarından birine rastladı, çobanın sûf-tan yapılmış cübbesini aldı, sırtına giydi, atı ile birlikte yanında bulunan her şeyi çobana verdi. Sonra sahranın yolunu tuttu ve Mekke´ye geldi. Burada Süfyan Sevri (öl. 169/785) ve Fudayl b. îyaz (öl. 187/802) gibi zâhidlerle dostluk kurdu, daha sonra Şam´a geldi ve burada vefat etti.



Zünnuni Mısri

Zünnun Mısırda yaşıyordu. Bir gün bazıları onu halifeye gammazlamamaları üzerine Halife onu Mısır´dan Bağdat´a getirtti.
Zunnûn, Halifenin yanına gelince onu ikaz etti. Halife ağlamağa başladı ve ikramda bulunarak onu. Mısır´a geri gönderdi. Mütevekkil, yanında verâ sahibi zikredilince ağlar ve Verâ sahipleri zikredileceği zaman derhal Zunnûn´u anarak işe başlayın» derdi. Zunnün zayıf-*«*´ bir adamdı, rengi kırmızıya çalardı. Sakalı ağarmamıştı. Muhammed´in Said b. Osman´dan şunu naklettiğini duymuştum: «Zunnûn derdi ki: Bütün sûfi sözleri şu dört cümle etrafında döner durur: Allah´ı sevmek, dünyanın azından bile nefret etmek,
b.nazil olan Kur´an´a uymak, durum kötüye doğru değişecek diye endişelenmek»
CHubb-i celil, buğz-ı kalil, ittibâ-ı tenzil, havf-i tahvil).
A" Zunnûn Mısri der ki: «Aziz ve Celil olan Allah´ı seven ve ona âşık olanın alâmetleri, Allah sevgilisine (s.a.) ahlâkında, fiillerinde, emirlerinde ve sünnetlerinde tâbi olmaktır.»

Zunnûn´a, âdi adam kimdir, diye sorulunca, «Allah´a giden yolu bilmeyen ve öğrenmek için de çabalamayandır,» diye cevap vermişti. Yusuf b. Hüseyin diyor ki: «Bir gün Zunnûn´un meclisine gitmiştim, Salim Mağribi de orada idi. Salim: Ey Zunnûn, tevbe edip nefsini ıslâh etmene sebep ne idi, diye sordu. Zunnûn, çok acaib, anlatsam dinlemeye takat yetiremezsin, dedi. Salim ibadet ettiğin Allah´a yemin vererek söylüyorum, durumu bize anlat, dedi. Bunun üzerine Zunnûn dedi ki: Bir kere bir kasabaya gitmek üzere Mısır´dan ayrılmak istemiştim. Sahrada yolculuk yaparken bir yerde uyumuştum. Gözlerimi açınca, altında uyuduğum ağaçta bulunan bir yuvadan kör bir tarla kuşunun düştüğünü görmüştüm. Kuş düşer düşmez yer yarıldı, içinden biri susam, diğeri su dolu iki kavanoz çıktı. Kuş bundan yemeye, ondan içmeye başladı. Bunu görünce bu kadarı bana kâfidir, dedim. Hemen tevbe ettim. Tevbem kabul edilene kadar Kerim olan Allah´ın kapısından ayrılmadım.»
Zunnûn: «Yemekle dolan midede hikmet durmaz,» demiştir. Zunnûn´a, tevbeden sorulunca, «Avam günahtan tevbe eder, seçkinler gaflete düşmekten korkarlar demiştir.




Bişr Hafi (öl. 227/841)

Zâhid sûfîlerden Ebu Nasr Bişr b. Haris Hâfî, aslen Merv´den olup Bağdat´ta yaşamış ve burada vefat etmiştir. Ali b. Haşrem´in kız kardeşinin oğludur. 227 (/841) senesinde vefat etmiştir. Şanı büyük bir zat idi.

Tevbe ve nefis islâhı yapmasının sebebi şu idi: Yolda halk tarafından ayaklar altında çiğnenen ve üzerinde Aziz ve Celîl olan Allah´ın isminin yazılı olduğu bir kâğıda tesadüf etti. Kâğıdı yerden aldı ve bir dirheme satın alıp yanında bulundurduğu misk ile kokulandırdı ve bir duvarın yarığına koydu. Bu hâdise üzerine uyuyan bir insanın rüyada gördüğü bir şekilde birisinin kendisine şöyle dediğini işitti: Ey Bişr, sen ismimi güzel bir koku ile kokulandırdın. Hiç şüphen olmasın ki, ben de senin ismini dünya ve âhirette hoş bir koku ile kokulandıracağım.

Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şunu anlattığını işitmiştim: «Bişr, bir insan topluluğuna uğradı. Halk Bişr´i birbirine göstererek; Gece ibadet, gündüz oruçla geçiren adam bu dediler.
8. Hal tercümesi için bk. Sülemî, s. 48; Hilye, X, 116; Sıfatu´s-safve, II, 209; Vefeyat, I, 251; Şezerat, II, 127; Nafahat, s. 106; Şa´rani, I, 86; Tezkire, s. 330.
kulun yaptığı ve hak ettiği şeyden fazlasını sırf kendinden lütuf ve ihsan olmak üzere insanların kalbine ilham etmektedir, dedi. Sonra başlangıçta kendisini nasıl düzelttiğini yukarda geçtiği gibi anlattı».

Ebu Hâtem diyor ki: «Bana ulaşan haberlere göre Bişr b. Haris Hafi demiş ki: Rüyada Peygamber (s.a.) i gördüm. Bana dedi ki: Ey Bişr biliyor musun, Allah seni neden emsaline üstün kıldı? Ben: Hayır, Ya Resulallah, bilmiyorum, dedim. Şöyle buyurdu: Sünnetime tâbi oldun, sâlih insanlara hizmet ettin, din kardeşlerine nasihatta bulundun, Ashabımı ve Ehl-i beytimi sevdin de ondan. Seni iyi kulların mertebesine ulaştıran işte bu hareketlerindir.»

Bilal Havvâs diyor ki: «Benî İsrail çölünde yolculuk yaparken aniden bir zatın yanımda yürüdüğünü farkettim; hayrete düştüm, sonra bunun Hızır (a.s.) olabileceği kalbime ilham edildi. Bu zata, Hakk Taâlâ´nın hakkı için söyle, sen kimsin? diye sordum. Ben kardeşin Hızır´ım, dedi. Sana birkaç sualim var, dedim. İstediğini sor, dedi. İmam Şafiî (r.a.) hakkında ne dersin? dedim. O, Evtâd´dandır (doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde bulunan dört büyük veliden biridir) dedi. Peki Ahmed b. Hanbel (r.a.) hakkında ne dersin? dedim. O sıddîk olan bir zattır, dedi. Bişr b. Haris Hafi için ne dersiniz? dedim. Ondan sonra, onun gibisi yaratılmamıştır, dedi. Seni görmeme vesile olan amelim nedir? dedim. Annene yaptığın iyilik, dedi.»

Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Bişr Hafi, Muâfi b. İmrân´ın evine gitti ve kapısını çaldı. Kim o? diye sorulunca, Bişr Hafi, diye cevap verdi. Evin içinden bir kızcağız: iki para verip ayağına ayakkabı alsan Hafî (yalınayak) lâkabından kurtulursun,» (meşhur olmaktan uzak kalmış olursun) dedi.

İbn Cellâ diyor ki: «Zunnûn´u gördüm, onun ibaresi (hikmetli sözleri) vardı. Sehl´i gördüm, onun işareti, (ibarenin daha ince şekli) vardı. Bişr Hâris´i gördüm, onun da verâ´ı vardı.» İbn Cellâ´ya: Peki, bunlardan hangisine meyil ediyordun? diye sorulunca, «Üstadımız Bişr b. Hâris´e diye cevap verdi.»
Naklederler ki, Bişr´in canı senelerce bakla yemek istediği halde
onu alacak kadar bir para bulamadım,» demiştir.

Bişr´e sordular: Ekmeği ne ile yersin? Şöyle dedi: «Afiyet sözünü zikrediyor ve onu ekmeğime katık yapıyorum.
Adamın biri yukarda geçen menkıbeyi Bişr´e anlatarak bunun manâsını sordu. Bişr, «Helâl israfı taşımaz» (yani zaruret miktarından fazla yenen yiyeceklerin helâl olması kolay olmaz) dedi.
Bişr rüyada görüldü ve; Allah sana nasıl muamele yaptı, diye soruldu. «Beni affetti. Cennetin yarısını bana helal kıldı ve şöyle buyurdu: Ey Bişr, ateş parçası üzerine secde etsen, senin için kullarımın kalbinde vücuda getirdiğim mevkiin şükrünü edâ edemezsin,» dedi.
Bişr, «Halkın kendisini tanımalarını arzu eden bir kimse, âhire-tin zevkini bulamaz», demiştir (9).





Haris Muhasibi (Öl. 243/857)

Sûfîlerden Ebu Abdullah Haris b. Esed Muhasibi ilim, verâ´, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zat idi. Aslen Basralı olup 243 (/857) senesinde Bağdat´ta vefat etmiştir.
derler ki: Kendisine babasından bin dirhem miras kaldığı halde bir kuruş bile almadı. Bunun sebebi olarak babasının kaderi inkâr ettiği gösterilir. Bu sebeple Muhasibi babasının mirasından bir şey almamayı verâ´ın icabı görmüştü. Sahih bir rivayetle Nebi (s.a.) den, «Aralarında din farkı bulunanlar yekdiğerine mirasçı olamaz» (10) hadisi nakledilmiştir.

Muhammed b. Mesrûk diyor ki: «Haris b. Esed Muhasibi vefat ettiğinde bir dirheme bile muhtaç bulunuyordu, halbuki babası ölünce çok mal bırakmıştı.
9. Hal tercemesi için bk. HUye, VIII, 336; Sülemî, s. 39; Şa´ranî, I, 84; Ve-fayâtü´I-a´yân, I. 112; Sıfatü´s-safve, II, 183; Şazerâtti´z-zeheb, H, 460; Mirâ´tü´l-cenân, n, 92; El-Bidâye ve´n-nihâye, X, 297; Tezkiretü´l-evliyâ, s. 128; Nefahat trc. s. 102.
10. Ebu Davııri. Fcraiz, 10: Ibn Arrak, Tpnzttıu´ş-şerî´a (TenzJh), Ferâiz, 16: Ibn Mac Ferâiz, 6; Ibn Hanbel, Tl, 187.

Önüne bir yemek getirildiğinde nerden kazanıldığını sorar açıklamayı tatmin edici bulmazsa o da yemeği yemekten kaçınırdı.»
Ebu Abdullah b. Hafîf; «Şeyhlerimizden beş şahsa uyunuz, geriye kalanların hallerini kendilerine teslim ediniz. Bunlar, Ebu Mu-hammed Ruveym, Ebu´l-Abbas b. Atâ, Haris b. Esed Muhasibi, Cü-neyd b. Muhammed, Amr b. Osman Mekki´dir. Çünkü bunlar ilim ile (marifet ve) hakikatları telif etmişlerdir». (Şeriatla tasavvufu uzlaştırmışlardır).
* Haris Muhasibi şöyle demiştir; «Bir kimse bâtınını murakabe ve ihlasla sağlamlaştırırsa Allah onun zahirini mücâhede ve sünnete tâbi olma hâli ile süsler.»

Cüneyd´in şöyle dediği hikâye olunur: «Bir gün Haris Muhasibi bana uğradı, kendisinde açlık alâmeti gördüm. Amca, evimize girip bir şeyler almak istemez misin? dedim. Olur, dedi. Eve girdi. Mutfağa gidip bir şeyler hazırlamak istedim. Evde bir düğünden gönderilen yemek vardı. Getirdim. Kendisine takdim ettim. Bir lokma aldı ve onu ağzında defalarca sağa sola yuvarladı. Nihayet kalktı, lokmayı ağzından çıkardı. Bir deliğe attı ve savuşup gitti. Birkaç gün sonra kendisini görünce, o şekilde hareket etmesinin sebebini sordum. Dedi ki: Tabiî ki, o zaman aç idim. Evinde yemek suretiyle seni memnun etmek, kalbini korumak ve gönlünü almak istedim, fakat benimle Allah Taâlâ arasında bir alâmet (akit) vardır. Bu alâmet, helal olması şüpheli bir yiyeceği boğazımdan geçirmemesi şeklindedir. O gün Allah, o lokmayı yutma imkânını bana vermedi. O yemek size nereden gelmişti?

Yanımızdaki evde düğün olmuştu. Onlar göndermişlerdi, dedim ve ilâve ettim, bugün evimize buyurmaz mısın? Olur, dedi ve içeri girdi. Evde kuru ekmek parçaları vardı. Onları takdim ettim. Yedi ve: Bir fakire (dervişe) bir şey takdim edeceğin zaman böylesini takdim et, dedi» (11). (Sûfîler düğün yemeğini yemeyi takva ve verâa uygun görmezler. Çünkü düğünlerde oyun ve eğlence vardır)
11. Hal tercemesi için bk. Hllye, X, 73; Süleml, s. 56; Şa´ranl, I, 87; Vefa-yâtü´l-a´yân, I, 157; Şezerfttü´z-zeheb, n, 152; Srfatü´s-safve, II, 207; MJrâtü´l-cenân, n, 142; Tezkiretü´l-evllyâ s. 270; Nefahat






Davud Tai

Yusuf b. Esbat diyor ki: «Davud Tâi´ye 20 dinar miras kalmış, bununla yirmi sene geçinmişti.»
Üstad Ebu Ali Dekkâk (r.a.) dan duydum: «Davud Tâî´nin zühd sebebi şu idi. Bağdat´ta gezmek âdeti idi. Bir gün yolda giderken, Emir Hamit Tûsî´nin önünden gidip yol açan polislerin kendisini yolun kenarına ittiklerini gördü. Sağına soluna bakınca Hamid´i gördü. Bunun üzerine, Bir dünya ki; orada Hamid seni geçer, yuh ona, dedi. Sonra evinin bir köşesine çekildi. Bütün vaktini ibadete ve mücâhedeye verdi.»

Bağdat´ta fukaradan birinin, şöyle dediğini işittim: «Davud Tâî´nin zühd sebebi, şu beyti okuyarak ölüsüne ağlayan bir kadını dinlemiş olması idi:
«Şimdi o yanaklarının hangisi çürümede ve o gözlerinden hangisi akmada...»
>< Derler ki, onun zühd hayatına atılmasının sebebi şu idi: Ebu Hanife (r.a.) nin meclislerine devam ederdi. Bir gün İmam Azam dedi ki: Ey Davud, biz âlet ve edevatı (şer´i ilimleri) muhkem hale getirdik.

Davud sordu: Geriye ne kaldı? Ebu Hanife cevap verdi: Onunla amel etmek. Davud diyor ki: Ebu Hanife´nin bu ikazı üzerine uzlete çekilmem hususunda nefsim benimle çekişmeye başladı. Nefsime, hiç bir meselede konuşmamak şartı ile Ebu Hanife´nin meclislerine devam etmedikçe seni uzlete çekmem, dedim. Kimse ile bir şey konuşmamak şartıyla bu meclislere devam ettim. Bir meseleye cevap vermek durumunda kaldığım olurdu. Ben o mesele hakkında konuşmaya, susuz kalmış bir insanın soğuk suya duyduğu istekten daha şiddetli bir arzu duyar, fakat yine de o konuda konuşmazdım. Bundan sonra Davud Tâî´nin durumu bilinen şekli aldı.
Derler ki: Hacamatçı Cüneyd, Davud Tâî´den kan almıştı. Davud ona ücret olarak bir dinar verdi. Fazla oldu, bu israf değil midir, denilince, «Mürüvveti bulunmayanın ibadeti olgun değildir,» dedi.
Gece yaptığı duada: «İlâhi, senin derdin beni dünyevî dertlerden azâd kılıyor ve uykumla arama giriyor,» derdi.

Davud Tâî´nin vefatını ilân eden halkın feryadının yükseldiğini duymuştu.
Adamın biri: Bana nasihat et, dedi. Davud: «ölüm askeri seni öldürmek için beklemekte,» dedi.
Adamın biri Davud´un yanına girmiş, güneş ışıklarının su testisinin üzerine düştüğünü görünce, müsaade ederseniz testiyi gölgeye koyalım, demiş. Davud bu zata demiş ki: «Bu testiyi buraya koyduğum zaman güneş yoktu, Allah´ın beni nefsimin arzuları peşinde yürürken görmesinden haya ederim.»

" Bir zat Davud´un yanına girmiş ve ona bakmaya başlamıştı. Davud bu zata: «Bilmiyor musun ki, velîler lüzumsuz konuşmalar kadar lüzumsuz bakışlardan da hoşlanmazlardı,» demişti. •* Ebu Rebi´ Vâsitî, Davud Tâi´ye: «Bana nasihat et,» demiş. O da: «Dünyadan faydalanmamak suretiyle oruç tut, iftarın ölüm olsun, yırtıcı hayvanlardan kaçtığın gibi, insanlardan firar et,» demişti (12).






Şakîk Belhî (öl. 164/780)

Zâhid sûfîlerden Ebu Şakik b. ibrahim Belhi, Horasan şeyhlerindendir. Tevekkül konusunda ayrı bir üslûp sahibiydi. Hâtem Asamın´m üstadıydı. Naklederler ki: Tevbe edip zühde atılışının sebebi şu idi: Şakik, zenginlerden birinin oğluydu. Genç yaşta ticaret için Türk ülkesine gitmişti. Bir puthaneye girdi. Burada putlara hizmetçilik yapan birini gördü. Hizmetçi saçını sakalını traş etmiş, üzerine erguvânî bir elbise giymişti. Şakîk; hizmetçiye, «Şüphe yok ki senin yaratıcı, hayat sahibi, âlim ve kadir bir mabudun var, ona ibadet et, zararı ve faydası olmayan bu putlara ibadet etme,» dedi. Hizmetçi ona şu cevabı verdi: Eğer durum dediğin gibi ise, O Allah kendi memleketinde sana rızk vermeye kadir ise, bunca sıkıntılara katlanarak ticaret için buraya kadar neden geldiniz? Bu söz üzerine
12. Hal tercemesl için bk. Tezkirettt´l-evUyft s. 243; Vefayâtttl-a´yân, Tl, 29; MünavI, Kevakib, I, 103.
senin halkının kuraklıktan ve sıcaktan çektiKleri sıkıntıyı görmüyor musun?» dedi. Hizmetçi: Bundan bana ne? Efendimin hususi bir çiftliği var, muhtaç olduğumuz her şeyi buradan sağlıyorum, dedi.

Bunun üzerine Şakîk intibaha geldi ve: «Bu hizmetçinin beyinin bir köyü var, efendi fakir bir mahlûk iken, köle ona güvenerek rızık kaygısı çekmiyor. Mevlâsı zengin olan bir müslümanın rızık kaygısı çekmesi nasıl uygun olur!» dedi.

Hâtem Asamm anlatıyor: «Şakik b. İbrahim zengin bir^zat idi. Fütüvvet ve mürüvvet gösteriyor, malını cömertçe harcıyor, gençlerle düşüp kalkıyordu. Bu sırada Belh Emiri Ali b. îsâ b. Mânan idi. Emir köpeğini alarak ava gitmekten hoşlanırdı. Bir gün köpeklerinden birini kaybetmişti. Köpeğin bir adam tarafından çalındığı fesatçılar tarafından iddia edildi. Bu adam Şakik´in komşusu idi. Adam aranmakta olduğunu duyunca korktu ve kaçtı. Eman dileyerek Şa-kîk´in evine girdi. Şakik kalktı, Emirin yanına gitti ve: Bu adamın yakasını bırakın, köpek benim yanımdadır, üç güne kadar size teslim edeceğim, dedi. Adamın yakasını bıraktılar. Şakik Emirin yanından ne yapacağını düşüne düşüne ayrıldı. Üçüncü gün olunca Şakîk´in dostlarından olup o sırada seferde bulunan bir zat Belh´e dönmüş, yolda boynunda halka bulunan bir av köpeği bulmuş, bunu Şakik´e hediye etmeliyim, zira o gençlerle düşüp kalkıyor, diye düşünmüş, köpeği almış ve Şakik´e getirmişti. Şakik köpeği görünce bunun kaybolan köpek olduğunu anladı ve memnun oldu, köpeği aldı, Emire götürdü ve taahhüdünden kurtuldu. Bu hadise üzerine Allah, Şakik´e bir uyanış nasib etti, yaptıklarına tevbe etti ve zühd yolunu tuttu.

Hâtem Asamın şöyle dediği hikâye edilir: «Cephede Türklere karşı Şakik ile birlikte savaşıyorduk: O gün, vücuttan ayrılıp düşen başlar, kırılan mızraklar ve parçalanan kılıçlardan başka bir şey görünmüyordu, Şakik bana dedi ki: Ey Hâtem, bugün kendini nasıl buluyorsun, eşinle zifafa girdiğin gece gibi bulabiliyor musun? Vallahi, böyle bulamıyorum kendimi, dedim. Bunun üzerine: Vallahi ben bugün gerdek gecesinde olduğum gibiyim, dedi. Sonra kalkanını başının altına koyup saflar arasında uyudu, hatta horultusunu bile duymuştum.» insanınasıl tanırsınız diye sorulduğunda salih doğru söyler ve doğru yaşar derdi.



Bayezid Bistamî (Öl. 234/848 veya 261/874)

Sûfîlerden Ebu Yezîd Tayfur b. îsâ Bistâmi (sultanu´l-ârifîn) Mecûsî iken müslüman olan bir şahın torunudur. Üç kardeş idiler. Adem, Tayfur (Bayezid) ve Ali. Hepsi de abid ve zâhid insanlar olmakla beraber Ebu Yezid hal bakımından bunların en ulusu idi.
Bayezid´e, bu marifeti hangi şeyle buldun, diye sorulmuş, o da, «Aç karın ve çıplak bedenle,» diye cevap vermişti.

Bayezid demiştir ki: «Otuz senemi mücâhede ile geçirdim. Bu müddet esnasında ilimden ve ilme tâbi olmaktan daha çetin bir şeye rastlamadım. Ulemanın ihtilâfı olmasaydı tek içtihat üzre kalırdım. Mücerret ve saf tevhid hariç, diğer hususlarda âlimlerin ihtilâf etmesi rahmettir.»
Bayezid´in vefat etmeden evvel Kur´an´ı baştan sona kadar ezberlediği, nakledilir.
Ümmî Bistamî: «Babamın şöyle dediğini işitmiştim: Bir gün Bayezid bana; kalk, kendi veliliğini teşhir eden falan adama gidelim ve haline bakalım, dedi. Zühd ile meşhur olan bu zatın yanına vardık, adam evinden çıktı, mescide geldi ve kıble cihetine tükürdü. Bunu gören Bayezid, adama selâm bile vermeden derhal geri döndü ve Resûlüllah (s.a.) in riayet ettiği edeplerden bir edep konusunda bile bu kişiye güvenilemezken iddia ettiği velilik meselesinde nasıl güvenilir, dedi.»
Bayezid demiştir ki: «Yemek külfetinden ve kadın sıkıntısından beni kurtarmasını Allah Taâlâ´dan niyaz etmek istemiştim. Sonra kendi kendime, Resûlüllah (s.a.) bile Allah´tan böyle bir şey istemediği halde benim istemem nasıl caiz olur? dedim ve bu yolda dua etmekten vazgeçtim. Sonra Hakk Sübhanehü ve Taâlâ kadın sıkıntısından beni kurtardı.
13. Hal tercemesi için bk. Hilye, Vin, 58; Süleml, s. 61; Şa´rânî, I, 88; Tezkiretü´l-evliyâ, s. 232; Nefahât trc., s. 103; Sıfatti´s-safve, IV, 133; Vefa-yatü´l-a´yan, I, 240; Mir&ttt´l-cen&n, I, 445; ŞezeratU´z-zeheb, I, 341.

Bir gün Beyazide zühdden soruldu. O bu sualin hiç menzili yoktur ki, bir tek cevap vereyim, demiş: Niçin? sorusuna ise şu cevabı vermişti: Çünkü ben zühdde üç gün kaldım, dördüncü gün zühdden çıktım: ilk gün dünya ve dünyada olan şeylere karşı zâhid (ilgisiz, değer vermeyen, isteksiz) oldum. İkinci gün âhirete ve orada bulunan şeylere karşı zâhid oldum. Üçüncü gün Allah´tan başka ne varsa hepsine karşı zâhid oldum. Dördüncü gün olunca bana Allah´tan başka bir şey kalmadı, ilâhî aşk beni şaşkına döndürdü. O zaman hatiften gelen bir sesin bana: Ey Bayezid, bizimle birlikte bulunmaya takatin yetmez, dediğini işittim ve maksadım işte bu idi, dedim. Aynı ses bu sefer: Maksadına eriştin, istediğini buldun, diye hitap etti.»

Bayezid´e soruldu: Allah yolunda karşılaştığın en çetin şey ne oldu? «Tasviri mümkün değil,» dedi. Nefsine reva gördüğün muamelenin en kolayı ne oldu, diye soruldu, «işte bunu izah edeyim» dedi: «Bir kere nefsimi taata ve ibadete davet ettim. Fakat davetimi kabul etmedi, bunun üzerine onu bir sene su içmekten men eyledim.»
Bayezid diyor ki: «Otuz seneden beridir her namaz kılışımda, belime sardığım zünnarı koparıp atmak isteyen bir Mecusiyim, itikadı içinde olduğum halde namaz kılmaktayım.»
Musa b. Isâ diyor ki: «Bayezid´in şunu söylediğini bana babam anlatmıştı. Bir adamın havada bağdaş kurup oturacak kadar kerametlere sahip olduğunu gözlerinizle görseniz, o adamın Allah´ın emirlerini, nehiylerini ve hudutlarını muhafaza ve şeriate riayet hususunda nasıl hareket ettiğini tetkik edene kadar ona aldanmayınız.»

Ummi Bistamî babasının şöyle dediğini hikâye eder: «Kalenin duvarlarının dibinde Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´yı zikretmek için Bayezid bir defa serhaddaki kaleye gitmiş, fakat zikir yapmadan sabaha kadar orada kalmıştı. Bunun sebebini sorunca dedi ki: Çocukluğumda ağzımdan çıkan hoş olmayan bir kelimeyi hatırladım da onun için (böyle bir dille) Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´yı zikretmekten haya ettim» (14).
14. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 33; Sülemt, s. 67; Şa´rânî, I, 89; Tezkire-tü´1-evliym s. 160; Nefahat trc., s. 109; Stfatii´s-safve, IV, 89; Şezeratü´z-zeheb, II, 143; Mirâtii´l-cenân, II, s. 173; Vefayâtü´l-a´yân, I, 301.




Sehl b. Abdullah

Sûfüerden Ebu Muhammed Sehl b. Abdullah vera ve muamele sahalarında sûfiler zümresinin zamanında benzeri bulunmayan imamlarındandır. Birçok kerametleri vardı. Hacca gittiği sene Mekke´de Zunnûn Mısri ile görüşmüştü.
Sehl diyor ki: «Daha üç yaşımda iken kalkar ve sabaha kadar uyumıyan dayım Muhammed b. Süvâr´ın nasıl namaz kıldığına bakardım. Dayım bana, git, uyu, çünkü kalbimi meşgul ediyorsun, derdi.»
Ömer b. Vâsıl Basri, Sehl b. Abdullah´tan şunu nakletmiştir: «Bir gün dayım bana: Seni yaratan

Allah´ı zikretmek istemez misin? diye sordu. İsterim ama onu nasıl zikredeyim, dedim. Dedi ki: Yatağına girdiğin zaman dilini oynatmaksızın kalb ile üç kere: Allah beni ve davranışlarımı görmektedir, de. Buna üç gün devam ettim, sonra durumu kendisine arzettim. Bu sefer bana, bunu her gece yedi kere söyle, dedi. Yedi gece bunları söyledim, sonra durumu kendisine bildirdim. Bu defa bana, bunu her gece on bir kere söyle, dedi. Dediğini yaptım. Bunun neticesi olarak kalbim bu işten zevk almaya başladı. Bir sene sonra, dayım bana, öğrettiğimi iyi muhafaza et ve kabre girene kadar buna devam et, çünkü bu dünya ve âhirette senin için faydalıdır, dedi. Buna senelerce devam ettim. Bunun neticesi olarak sırrım (ruhum) bu işten haz almaya başladı. Sonra bir gün dayım bana: Ey Sehl, Allah bir kimse ile birlikte bulunur, ona nazar kılar ve onun yaptıklarına şâhid olursa, acaba o kimse Hakk Taâlâ´ya âsi olur mu? Günahtan sakın, dedi. Issız sada-sız yerlerde halvete çekilmeye başladım. Sonra beni mektebe gönderdiler, fakat ben himmet ve gayretimin dağılmasından endişe ettiğim için muallime, her gün bir saat ders aldıktan sonra geri dönmemi şart koşun, dedim. Mektebe bu şekilde devam ettim ve altı veya yedi yaşımda iken Kur´an´ı ezberledim.

Oniki yaşıma ayak basıncaya kadar sadece arpa ekmeği yiyerek oruç tuttum. Sonra onüç yaşımda
iken kafam bir meseleye takıldı kaldı. Aileme, bu meseleyi halletmek için beni Basra´ya gönderin, diye yalvardım. Basra´ya geldim, buranın âlimlerine meseleyi sordum. Fakat hiç biri beni tatmin edici bir şey söyleyemedi. Ebu Habib Hamza b. Abdullah Abadânî adiyle tanınan bir zât ile görüşmek için Basra´dan Abadân´a geldim. Sorumu sordum, cevabını aldım. Âdabı ile edeplenmek ve sözlerinden istifade etmekle kemale erdim.

vaktiyle bir ukiyye katıksız saf arpa ekmeği ile tuzsuz ve katıksız iftar ederdim. Bu bir dirhem bana bir sene kâfi gelirdi. Sonra üç, daha sonra beş, ondan sonra yedi, ondan sonra onbeş ve en sonra yirmi günde sadece bir iftar yapmaya azmettim. Bundan sonra seyahata çıktım, senelerce diyar diyar dolaştıktan sonra Tûster´e döndüm ve geceleri sabaha kadar ibadetle ihya ettim.
Sehl b. Abdullah demiştir ki: «ister günah, ister sevap olsun kulun şeriata uymadan işlediği fiiller nefsin arzusunu tatminden başka netice vermez. Şeriate uyularak işlenen fiiller nefs için azab-tır» (15).




Ebu Süleyman Darânî (Öl. 215/830)

Sûfî zâhidlerden Ebu Süleyman Abdurrahman b. Atiyye Darâni Şam´ın köylerinden Darrânlı olup 215 (/830) senesinde vefat etmiştir.
Ebu Süleyman demiştir ki: «Gündüz iyi amel eden geceleyin, gece iyi amel eden gündüzleyin yaptığının mükâfatını görür. Nefsanî bir arzuyu samimi olarak terkedenin gönlünden Allah bu arzudan dolayı kulunu cezalandırmayacak kadar kerem sahibidir.»
Yine nakledildiğine göre Ebu Süleyman, «Bir kalbe dünya gelip yerleşirse, âhiret oradan göç edip gider,» demiştir.

Ebu Süleyman Darânî der ki: «Nice defalar sûfiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de Kitap ve Sünnetten iki âdil şahit bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe, bunları günlerce kabul etmem.» (Sûfilerden bir söz ve bir hikmet işitirim, bu çok hoşuma gider, fakat nefsim beni aldatır, diye âyet ve hadisten iki âdil şahit bulmadıkça bu sözü kabul etmem.)
Ebu Süleyman, «Amellerin en faziletlisi nefsin zıddına hareket etmektir.» demiştir.
Ebu Süleyman, «Her şeyin bir alâmeti vardır, ilâhî inayetten
15. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 189; Sülemî, s. 206; Şa´rânî, I, 90; Tezkir*tü´l-evüya, s. 204; Nefahât trc, s. 119; Sıfatü´s-safve, IV, 46; Ve-layâtü´l-a´yân, I, 273; Miratü´l-cenân, II, 148; Şezeratti´z-zeheb, II. 182.

feyz almanın alameti kalbin gayriden ilgiyi kesmesidir. İlahi nurun pası olan aile veya mal veya çocuk gibi şeylerin hepsi senin için uğursuzluk ve talihsizliktir.»
Ebu Süleyman diyor ki: «Soğuk bir gece mihrabda bulunuyordum, soğuk beni muzdarip kılmıştı, bir elimi ısıtmak için koynuma soktum, diğeri dua için uzatılmış halde açıkta kaldı. Gözüme uyku bastırmıştı. Hatiften bir ses: Ey Ebu Süleyman; şu uzanan ele nasibini koyduk, öbürü de uzanmış olsaydı, o da kısmetini alırdı, dedi. Bunun üzerine hava ister soğuk olsun, ister sıcak olsun iki elimi çıkarmadan dua etmiyeceğime nefsime karşı and içtim.»
Ebu Süleyman demiştir ki: «Bir gece uyku bastırdığı için virdimi terkederek uyumuştum, rüyada âhu gözlü bir huri bana: Sen uyuyorsun, halbuki beş yüz seneden beri ben senin için yetiştiriliyorum, dedi.»

Ahmed b. Ebi´l-Havarî diyor ki: «Bir defa Ebu Süleyman´ın yanına gittim, onu ağlar vaziyette buldum. Neden ağlıyorsun? deyince, Şöyle dedi: Ey Ahmed, niçin ağlamayayım, karanlık ortalığı kaplıyor, mahabbet ehli dizleri üzere çöküyor, yanakları üzere ve secde-gâha göz yaşları damlıyor. Bunlar böyle olduğu zaman Hakk Sübha-nehü ve Taâlâ Hazretleri tecelli ederek şöyle nida eder.- Ey Cebrail, kullarımı murakabe etme sıfatıma yemin ederim ki, kim kelâmım Kur´an´dan zevk alır, rahat ve huzurunu beni zikretmede bulursa, ben onların halvette yaptıkları bu hallere vâkıf olurum, iniltilerini işitirim, ağlamalarını görürüm. Ey Cebrail, bu haldeki kullarıma neden, bu ağlama nedir? Sevenin sevdiklerine eza ve cefa verdiğini hiç gördünüz mü?, diye nida etmiyorsun. Gece karanlığı bastırdığı zaman inleyerek bana sığınan bir zümreyi azaba ve hesaba çekmem nasıl yakışık alır? Zatım´a yemin ederek diyorum ki, kıyamet günü bana geldikleri gün, Kerîm (asîl) olan yüzümden perdeyi kaldıracağım. Böylece onlar beni, ben de onları temaşa edeceğim» (16).
16. Hal tercemesi için bk. Hilye, I, 87; Sülemî, s. 91; Şa´rânî, I, 93; Tezklre-tü´I-evliya, s. 276; Nefahât trc, s. 116; Sıfatü´s-safve, IV, 134; Şezerâtü´z-zeheb, n, 87; Mirâtü´l-cenân, II, 118; Tarihü Bağ dad, Vnt,Stt



Hatemi Asam

Horasan şeyhlerinin büyüklerinden olup Hatim b. Yusuf Asamm adı ile de tanınmaktadır. Şakîk´in talebesi, Ahmed b. Had-reveyh´in üstadı idi. Derler ki: O Asamm (sağır) değil idi, bir kere sağır imiş gibi hareket etmiş, onun için sağır adını almıştı.

Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini işittim: «Bir kadın geldi ve Hâtem´den bir mesele sordu, kazara o sırada kadın yellenmiş ve bundan dolayı da çok mahcup olmuştu. Hâtem kadına, yüksek sesle konuş, zira ben çok ağır işitiyorum, demiş ve kadına sağır olduğu kanaatini vermiş, kadın da bu işe memnun olmuş ve kendi kendine: Muhakkak ki, yellendiğimi duymamıştır, demişti. Bu hadiseden sonra Hâtem´in adı sağıra (asamm) çıkmıştı.»

Hâtem diyor ki: «Hiç bir sabah yoktur ki, Şeytan bana ne yiyeceksin, ne giyineceksin, nerede ikâmet edeceksin? dememiş ve benden şu cevabı almamış olsun: ölümü yiyeceğim, kefeni giyeceğim, mezarı mesken edineceğim!»
Aynı senedle nakledildiğine göre, Hâtem´e: Ne istersin? diye sorulmuş. «Akşama kadar afiyette olmak isterim,» demiş. Her gün afiyette değil misin? denilmiş. O da: «Afiyette olduğum gün, günâh işlemediğim gündür,» demişti.

Hâtemu´l-Asamın şöyle dediği nakledilmiştir: «Bir gaza esnasında düşmandan bir şahıs beni yakaladı, boğazlamak için yere yatırdı. Böyle iken bile gönlüm onunla meşgul olmadı. Tersine Allah Taâlâ´nın hakkımdaki .hükmünün ne olacağını düşünmekte idim. Düşman beni kesmek için çizmesinden bıçağını çekmeye uğraşırken birden serseri bir ok boğazına saplandı, onu öldürdü.»
Hâtem´in şöyle dediği rivayet edilir: «Bizim bu (tasavvuf) mezhebimize giren, ölümün şu dört nevini kendine mal etsin-. Beyaz ölüm, bu açlıktır; kara ölüm, bu halkın eza ve cefasına tahammüldür; kızıl ölüm, bu heva ve hevese karşı koyarken her nevi şaibeden uzak halis ameldir; yeşil ölüm, bu yama üzerine yama atılmış hırka giymektir» (17).
17. Hal teicemesi için bk. Hilye, X, 51; Şa´rânî, I, 94; Sülemî, s. 107; Tezki-retü´l-evliya, s. 285; Nefahât trc., s. 108; Vefayâtu´l-a´yftn, II, 296; Şeze-râttt´z-zeheb, II, 138; Sıfatu´s-safve, IV, 71; Tarihu Bagdad, XIV, 208.





Yahya b. Muaz Razı

Zamanında eşi bulunmayan yegâne bir velî idi. Recâ konusunda özel bir üslûb ile konuşmuştur. Marifet hakkında sözleri vardır. Belh´e gitmiş, bir müddet orada ikâmet ettikten sonra Nişabur´a dönmüş ve 258 (/871) senesinde vefat etmiştir.

Yahya b. Muaz: «Verâ´ sahibi olmayan nasıl zâhid olur? önce sana ait olmayan şeye karşı verâ´ sahibi ol, sonra sana ait olan şeyde zühd göster,» demiştir.
Yine bu senedle Yahya b. Muaz der ki: «Çok tevbe edenlere (tevvâbîn) aç kalmaları, bir tecrübedir. Zâhidlerin aç kalmaları, nefislerine tatbik ettikleri bir siyasettir. Sıddîk olanların aç kalmaları, Allah´tan kendilerine bir ihsan ve ikramdır.»

Yahya Râzî, «Fevt (dinî ve ahlâkî bir şeyi ifa etmeyi elden kaçırmak, fırsatı kaybetmek), mevtten daha zordur. Çünkü fevt Hakk´-tan ayrı düşmek, mevt (ölüm) halktan ayrılmaktır,» demiştir.
Yahya der ki: «Nefsi her zaman, o zamana ait en faydalı ve en uygun şeyle meşgul etmekten daha büyük kazanç olamaz.»
Derler ki: Yahya b. Muaz Belh´te zenginliğin fakirlikten üstün olduğu konusunda konuşmuş, bundan dolayı kendisine otuz bin dirhem ihsan olunmuş, bunun üzerine şeyhlerden biri kendisine: Allah bu malı sana mübarek kılmasın, demiş. Sonra Nişabur´a gitmek üzere oradan ayrılmış. Yolda soyguncuların eline düşmüş ve parayı bunlara kaptırmıştı. Böylece ilâhî bir ihtarla fakirliğin zenginlikten üstün olduğunu idrâk etmiş, şeyhin duası bu şekilde tecelli etmişti.
Yahya b. Muaz: «Bir kimse açıkça değil de içinden ve gizlice Allah´a hıyanet ederse, Allah onun ar ve namus perdesini yırtar ve kendisini rezil eder,» demiştir.

Yahya b. Muâz Râzi der ki: «Şerli insanların seni tezkiye etmeleri, senin için bir kusurdur. Seni sevmeleri ise, senin için bir ayıptır. Sana muhtaç olan senin nezdinde zelil olur.» (Şu halde zelil olmamak için zâhid olmak icabeder) (18).
18. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 61; Sülemî s. 107; Şa´rânl, I, 94; Tezkire-tü´1-evliya, s. 377; Nefahât trc, s. 108; Sıfatü´s-safve, IV, 71; Tariho´ Bağdad, XIV, 207; Vefayâtü´l-a´yân, II, 296; Şezeratü´st-zeheb, II, 138.



Ebu Ahmed Hadraveyh

Ebu Türab Nahşabî´nin sohbetinde bulunmuş olan Horasan şeyhlerinin büyüklerindendir. Ebu Hafs´ı ziyaret için Nişabur´a gelmiş, sonra Bayezid Bistâmî´nin ziyaretine Bistâm´a gitmiştir. Fütüvvette şanı yüce idi. Ebu Hafs onun hakkında, «Ahmed b. Hadraveyh´ten daha büyük bir himmete, daha doğru bir hale sahip olan birini görmedim,» demiştir. Bayezid Bistâmi, «Üstadımız Ahmed´dir,» derdi.
Muhammed b. Hâmid anlatıyor: «Çan çekişirken Ahmed b. Had-raveyh´in başucunda oturuyordum. Yaşı doksan beşi bulmuştu. Müridlerden biri ona bir sual sordu. Gözleri buğulanan Ahmed dedi ki: Evlâdım, doksan beş seneden beri çaldığım şu kapı işte açılmak üzere, ama bilmiyorum kapının açılması bana bahtiyarlık mı yoksa bedbahtlık mı getirecek! Şu durumda ben senin soruna nasıl cevap verebilirim?»

Ahmed b. Hadraveyh´in yediyüz dirhem borcu vardı. Alacaklılar yanında bulunuyorlardı. Yüzlerine baktı ve: «Allahım! Sen mal sahipleri için rehini bir teminat kıldın. Şu anda ruhumu almak suretiyle onların teminatını ellerinden alıyorsun, o halde benim namıma borcu Sen öde,» dedi. Tam bu sırada birisi kapıyı çaldı ve: Ahmed´den alacağı olanlar nerede? dedi ve borcu tamamen ödedi. Bunu takiben Ahmed b. Hadraveyh ruhunu teslim etti (r.a.).

Ahmed b. Hadraveyh: «Gafletten ağır bir uyku yoktur, insana en çok mâlik olan ve onu kul olarak kullanan nefsânî arzulardır. Üzerinde gafletin ağırlığı olmasaydı nefsânî arzular sana karşı zafer kazanamazdı,» demiştir (19).
Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hüseyn Ahmed b. Ebi´l-Havâri Şamlıdır. Ebu Süleyman Darani ve daha başkalarının sohbetlerinde bulunmuş olup, (230/844) senesinde vefat etmiştir. Güneyd onun hakkında, «Ahmed b. Ebi´l-Havâri Şam´ın güzel kokan çiçeğidir,» demiştir. .
16. Ahmed b. Ebi´l-Havârî (Öl. 230/844) Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Hüseyn Ahmed b. Ebi´l-Havârî Şamlıdır.
19. Hal tercemeai için bk. Hilye, X, 42; Sülemt. s. 103; Şa´ranî, I, 95; Tezki-retü´I-evliya, s» 348; Nefahât trc, s. 119; Sıfattt´s-safve, IV, 137; Şezera-tü´E-zeheb, II, 11; Tarihli Bagdad, IV, 137.
Yine Ahmed b. Ebi´l-Havârî, «Ağlamanın en faziletlisi ve iyisi, şeriata uygun olmayan amellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır.» demiştir.

Yine o, «Allah bir kulunu gaflet içinde bulunmak ve taş kalpli olmaktan daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir,» demiştir 17. Ebu Hafs Haddâd (Öl. 260/883)
Sûfî zâhidlerden Ebu Hafs Ömer b. Mesleme Haddâd, Nişabur´-un Buhara yolu üzerindeki kapısı yakınında bulunan ve «Kurdâbâd» adı verilen bir köye mensuptur. Sûfîlerin imamlarından ve ulularından bir zattır. 260/883) küsur senesinde vefat etmiştir.
Ebu Hafs: «Humma ölümün habercisi olduğu gibi günahlar da küfrün habercisidir,» der.

Ebu Hafs, «Semâ seven bir mürid gördün mü, bil ki onda tenbellik kalıntıları vardır (da ondan dolayı amel etmek için semâ gibi bir tarik ve teşvik âmiline ihtiyaç duymaktadır)», demiştir.
Ebu Hafs der ki: «(Bedene ait) dış terbiyedeki güzellik, (ruha ait) iç terbiyedeki güzelliğin aynasıdır.» (Dış, içi aksettirir, küpten içindeki madde sızar).

Yine o demiştir ki: «Fütüvvet, başkasına adalet ve insafla muamele etmek, fakat onlardan adalet ve insafla muamele etmelerini istememektir» (iyilik yapmak, karşılık beklememektir).
Ebu Hafs der ki: «Bir kimse her zaman hallerini ve fiillerini Kitap ve Sünnetle ölçmez ve aklına gelen düşünceleri (havâtır) itham etmezse, onun adını defterin (Allah) adamları hanesine kaydetmezler» (21).
20. Hal tercemesi için bk. Hllye, X, 5; Süleml s. 98; Şa´ranî, I, 96; Sıfatü´s-safve, IV, 212; Şezeratti´s-zeheb, II, 11; Mirfttü´l-cenân, II, 153; Tezkire-tti´l-evliya s. 345; Nefahât trc., s. 117.
21. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 229; Sülemî, s. 115; Srfatü´s-safve IV, 98; Şa´ranî, I, 96; Tezkiretü´l-evUya, s. 401; Nefahât trc., s. 111; Miratü´1-ce- / nan, II, 179; Şeaeratü´z-zeheb, II, 150.


Bazı kimseler tasavvuffa karşı öfkelidirler.Çünki tasavvuf Allah'a giden yolda,kullukta,müslümanlıkta sıkıdır,tavizsizdir.Allah neyi nasıl yapılmasını istemişse,Tasavvuf bunu daha da artırarak Allah'ın rızasına kavuşmayı maksat edinmiştir.Normal bir müslüman islamın 5 şartı nı yerine getirir ama gıybetten,hasetten,riyadan,ucubtan,kibirden,Allah'ın hoşnut olmadığı işleri yapmaktan kaçınmaz çünki bunlar ona küçük gelir veya günlük hayatta bunlara dikkat etmez..namaz kılan normal bir müslüman namaza başladığında tekbiri aldıktan sonra kıyama durunca ağzı ile sure okur ama gözleri etrafa bakar secde yerine bakmaz normal bir insan oruçludur,ama oruçluyken can sıkıntısından iftar vaktini bekleyinceye kadar kendini dünyalık uğraşlar bulur kimi dostu ile konuşur onunla iftar vaktinibekler ama beklerkende ordan burdan konuşur hatta gıybet eder.kimi kadınlara bakar göz zinası yapar,kimi müzik dinler,kimi sadece 1 yıl ramazan ayının gelmesini bekler ozaman zekat verir..ama tasavvufa bağlanan kimse boş olan her anı Allah'ın rızasına göre geçirmeyi,gıybetten,hasetten,riyadan,ucubtan,kibirden,zinanın her türlüsünden,vel hasıl küçük ve büyük günahlardan oldukca sakınır.dinini,Allah'ın rızasını 5 vaktini dışına yayar hayatının her anını Allah'için yaşamaya onun rızasınakazanmaya çalışır.Tasavvufa bağlı olan bir kimse Peygamberimizin sünnetini ihya etmeye çalışır.onu yaşamaya onunla amel etmeye çalışır.yani kısaca Normal bir müslüman cennetin 1 katında olur, ama tasavvufa intisab eden bir müslüman cennetin 7 katında olur.. kimide Allah'ın cemalini görür tasavvuf kulu Allah katında en üst mertebeyi ulaştırır,yani insanı Allah'ın rızasına kavuşturur..Tasavvafa bağlı müritler,dervişler,sofilerbağlı oldukları şeyhe ibadet etmiyorlar ki, 1 olan Allah'a ibadet ediyorlar ona tapıyorlar ona secde ediyorlar,Tasavvuf yolu haktır.Büyük Mürşit ve Seyyit Muhammed Bahaddin Nakşibendi (ks) şöyle buyurmuştur; ABDALLARIN MAKAMINI İSTEYEN KİŞİ HALİNİ DEĞİŞTİRMESİ YANİ NEFSİNE MUHALEFET ETMESİ LAZIMDIR
BİZİM YOLUMUZ ALLAHI TEALA NIN GÖSTERDİĞİ KURTULUŞ YOLUDUR.ÇÜNKÜ BU YOL KUR'AN A SÜNNET E UYMAK VE ESHAB I KİRAMA TABİ OLMAKTIR.İŞTE BU SEBEPLE BİZİM YOLMUZDA AZ ZAMANDA ÇOK KAZANÇ ELDE EDİLİR.FAKAT BU SABIR VE TAHAMMÜL İSTER.buyurmuşlardır.Tasavvufa bağlanmaktan maksad Allah'ın rızasına ulaşmaktır..başkaları yatarken çalışmaktır...
ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN BİZİDE ONLARIN KUTLU YOLLARINDAN BİR NEBZE OLSUN KOKLAMAYI NASİP ETSİN İNŞALLAH.


TASAVVUF HAKKINDA YAZILACAK VE SÖYLENECEK SÖZ ÇOKTUR..
ALLAH ONLARI AZİZ KILSIN VE YÜCELTSİN BİZLERİDE
ONLARIN YOLLARINDAN GİDENLERDEN EYLESİN İNŞALLAH
6  İNANÇ DÜNYASI / Dini Bilgiler / Küfür Etmenin Zararları : Eylül,09/29/08, 2008, 12:28:05
Değerli Alim AbdulHay (r.a) Hazretlerinin 37. Eseri olan Tevsirü Mecmu adlı kitabında küfür etmek anında olan olayları bize şöyle naklediyor.

- Kişi bir an sinirlenip hasımına ağır sözler söyleyince ve bu sözler hasımının eşi ve çoçuklarına yönelik hakaretlerse,o hakaret edenin meleği ona dört yılan çıkarır cehennemin dibinden.bu yılanlar kabirde cuma hariç o küfürde bulunanı sırtından ısırıp kabir eziyeti ederler.
Küfür eden ezan anında küfür ederse ve eşi hamileyse çoçuğu şaşı olarak dünyaya gelir.kendiside sebepsiz bayılma illetine tutulur.Bunun nedeni meleği o küfredenin göbek geliğinden içeri cehennem sıkıntısı sokmuştur.bu kişi nereye gitse hep içinde sıkıntı olur.Küfür eden küfrünü hasmının arkasından söylemişse nekadar yıkansada yıkansın hemen ter kokar.Hasmının bir organı yada ameli ile dalga geçip küfreden ömür boyu nasır illetine düşer.Hasmının eşine,kızına şehvetle küfreden hiç bereketli bir mülke sahip olamaz.Malı mülkü hemen eksilir.
Hasmının Atasına sövenin mezarına pis su dolar.Küfür edenin Mezarı üzerine ne ekersen çürür.Hasmının inancına küfredenin okuyan çocuğu varsa eğitimi birden bozulup başarısız olur.Hasmının arkasından kaş göz işareti yapıp küfreden yedi gün boyunca aile huzursuzluğuna düşer.Sevdiği bir eşyası ziyan olur.Hasmına küfür etmek için bir an kollayanın vücudundan bir yeri eksilir.Ömrünü ona buna muhtaç olarak tamamlar.Küfür eden küfrünü güneş batarken ederse hasmı onu mutlak surette ve hiç zorlanmadan öldürür.Hasmına küfür ederken öldüren ağzına eritilmiş demir dökülerek cehennemde azap görür.Kabirinden gözleri akmış olarak kalkar.Hasımına Deniz üzerinde ve içinde küfür edene ölünceye kadar insanlar hep alay eder.Hiç bir yerde hürmet görmezler.Etrafındakiler sadece mülkünü kunlanmak için için ona dost görünürler.Ağzında niymet varken küfreden 9 gün dönümü süresi kadar yediği ve içtiğinden hiç bir tat almaz.Mikail (a.s) 40 gün kendisinden sorumlu nasip meleğini ondan men eder.
Kuran okurken ve akabinde küfreden KABİRDE ağızı ikiye bölünerek mahşere kadar azap görür.Hayvanlara küfredenin evinden cenaze çok çıkar.Kendiside kimsenin bulamayacağı bir yerde ölür.Cesedi ziyadesiyle azap içinde mahşerini bekler.....

inşallah küfür etmekten kurtuluruz..
7  İNANÇ DÜNYASI / Dini Bilgiler / Tasavvuf, Kur'an Ve Sünnet Yoludur.. : Eylül,09/29/08, 2008, 12:26:11
Tasavvuf, Kur'an Ve Sünnet Yoludur..
Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir.

Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış bütün hayatını dinin sınırları içinde, onun koyduğu hükümler doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak, benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla mümkündür.


Hayatın görünen yüzüyle [zâhirle] fıkıh ilmi, iç alemimizle de [bâtınla] tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün İslâmî ilimlerde olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Tasavvuf, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah’tan gayrı her şeyden [mâsivadan] ve ahirete hiçbir faydası olmayan söz, hayal ve düşüncelerden [havâtırdan] korumanın, nefsi kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.

Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek yaşaması, Allah’a yakın [mukarreb] kullardan olması imkansız derecesinde zordur.

İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini [marifetullahı] elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır. Kâinat bu ulvî gayenin gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır.

İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler göndermiştir. Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde, dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.

Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî [nakledilmiş, rivayet edilmiş] delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid” gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.

Nakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır. Bunlar:

• İnsanın kendini bilmesi
• İnsanın Rabbini bilmesi
• Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.

İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur. Bu sanatın inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği, mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan, cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine, birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve alamettir.

Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak, felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır. Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine yapışacak... Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na yakınlık [kurbiyet] kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.

Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.

Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.

İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için, nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan ariflerin, evliyaullahın, Habib-i Kibriya s.a.v.’in hakiki vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla yaşayanların yoludur. Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.

Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz [selim] bir kalple Allah’a gelenler [kurtulur].” [Şuara, 88-89] buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o [et parçası] kalptir.”[Buharî]

Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir.

Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi için nefsin de mutmainne derecesine ulaşması gerekir. Rabbimiz itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne derecesine ulaşmış kişilerdir.

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.” [Şems, 9-10] ayet-i celileleri, nefis terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.

Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek hususunda kişi öncelikle bütün hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere yaşamalıdır. İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok zikredip çok tefekkür etmelidir.

Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip, yaşantısına yansıtma imkanı bulur.

Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.

Tasavvuf zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak, kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur. Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul olmak gayeye ulaşmaya engel olur.

Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyüklerinden Mevlâna Halid k.s. şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile olup bâtınen Hak ile bulunandır.”

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

(MÜBAREK EROL)

ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN İNŞALLAH...

SEMERKAND

8  GÜNCEL / Milli Uyanış / Sokak Çocuklarına Yardım Edin... : Mayıs,05/26/08, 2008, 12:54:12
Sokak çocukları sorunu, çocuk ve ergen sorunları içinde araştırılması ve çözülmesi en güç olanlardan biridir. Araştırmalar, sokaktaki çocukların yoksulluk ve şiddetin yoğun olduğu ailelerden geldiğini göstermektedir.

Yoksul bir ailede doğmak, çocuklar için pek çok olanaktan yoksun olmanın yanı sıra, okula gitmek yerine erken yaşta çalışmaya başlamak anlamına da gelmektedir. Sokakta çalışan çocuklar okula devam edememekte, sigaraya- uyuşturucuya alışma, kolay yoldan para kazanma, suça yönelme, dışlanma, aşağılanma, şiddet gibi tehlikelere maruz kalmakta, sokakta yaşayan bir konuma gelebilmektedirler.

Son yıllarda Ülkemizde, sokakta yaşayan çocuk ve gençler için çeşitli projeler geliştirilmektedir. Bir sivil toplum örgütü olarak Umut Çocukları Derneği de çeşitli projeler
yürütmektedir. Bakırköy Umut Çocuk Evi’nde kayıtlı 63  çocuk ve gencin sokağa düşme nedenleri arasında yoksulluk başta gelmektedir. Tümü yoksul ailelerden gelen bu çocukların % 68’inin anne-babası hayattadır, % 24’ünün anne-babası ayrılmış, % 4’ünün annesi evden kaçmış, %4 ‘ünün anne-babası yoktur. Gerek ailelerinin, gerek kendilerinin eğitim düzeyleri de düşüktür.

Yoksulluk, çocukların sokağa düşmesinde en önemli etkenlerden biridir. Sokak çocuklarının rehabilitasyonlarındaki güçlükler, ailenin yoksulluğuna bağlı pek çok sorunun da  durumlarına eşlik etmesinden kaynaklanmaktadır.   

Sokakta çalışan çocuklar ise, ailesinin geçimine katkıda bulunmak yada kendi masraflarını karşılamak için günün bir bölümünde sokakta çalışan çocuklardır. Mendil, sakız, su, kart satanlar, ayakkabı boyacılığı yapanlar, kırmızı ışıkta araba camı silenler, sabit noktalarda dilencilik yapanlar buna örnektir. Genelde tiner, bali ve benzeri madde bağımlılıkları yoktur. Bu çocukların aile ilişkileri bir şekilde sürmektedir.
Yapılan çalışmalarda, dünyada risk altındaki çocukların özellikleri aşağıdaki gibi  sıralanmaktadır:
1 milyar çocuk yoksulluk içinde yaşıyor.
300 milyon çocuk evsiz yaşıyor.
140 milyon çocuk ilkokula gitmiyor.
7 milyon çocuk mülteci.
5-14 yaş grubunda 270 milyon çocuk çalışıyor, bunların 150 milyonunu sağlıksız ve ağır işlerde çalıştırılıyor.
2010 yılında 1 milyon çocuk AİDS olma tehlikesi altında.

Türkiye’de risk altındaki çocukların özellikleri şu şekilde sıralanabilir:
9 milyon 300 bin çocuk yoksulluk içinde yaşıyor.
Korunmaya muhtaç çocuk sayısı 700 bin.
7-18 yaş arasında okula gitmeyen çocuk sayısı 8 milyon 120 bin.
Her gün ortalama 107 çocuk ölüyor.
Çocukların % 72 sinin ana-baba ,%22 si öğretmen tarafından şiddete maruz kaldığı,

Kesin sayı bilinmemekle beraber, İstanbul’da 2000, Türkiye’de 6000 sokak çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Son yıllarda ülkemizde sokak çocuklarının rehabilitasyonu için resmi ve gönüllü kuruluşlar işbirliğine girmiş, çeşitli projeler geliştirilmiştir. İstanbul’da sokakta yaşayan ve çalışan çocuklarla ilgili projeler şu şekilde sıralanabilir:

Ağaçlı Çocuk ve Gençlik Merkezi,
AMATEM
Ayvansaray Çocuk Koruma İstasyonu,
Bakırköy Umut Çocukları İlk adım İstasyonu,
Beyoğlu 75.Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi,
Florya Çocuk ve Gençlik Merkezi,
Galatasaray Umut Çocukları Eğitim ve Kültür Merkezi
İstanbul Valiliği Rotary Çocuk Evi,
Küçük Bakkalköy  Umut Çocukları İlkadım İstasyonu,
Taksim Çocuk Evi,
UMATEM,
Umut Çocukları  Çamaşırhane Projesi,
Vakıfbank Umut Çocukları İlköğretim Okulu,
Yeldeğirmeni Çocuk ve Gençlik Merkezi.

LÜTFEN ÇOCUKLARA KARŞI BİRAZ DUYARLI OLUN ÇÜNKİ ONLAR GELECEĞİN İNSANLARI OLCAK ONLAR BÜYÜKLERİNDEN NE GÖRÜRLERSE ONLARDA KÜÇÜKLERİNE ONLARI YAPACAK...


Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile Allah'a karşı yalan yere iftira düzüp Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır. (6/140) İNŞİRAH SURESİ

9  İNANÇ DÜNYASI / Dini Hikayeler / Timsah : Mayıs,05/21/08, 2008, 12:32:40
Bir gün ihtiyar bir kadın çâresiz olarak, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına geldi ve; “Biricik oğlumu, ciğerpâremi Nil’de timsah kaptı. Ne olur kurtar.” diye yalvardı. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Nil Nehrine gitti. Orada ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Şu kadının çocuğunu kurtar.” diye yalvardı. Biraz sonra, su üzerinde bir timsah göründü. Kenara yaklaşıp çocuğu sağ sâlim bırakıp gitti. Bu hâdise kadının çok tuhafına gitti ve; “Ey Zünnûn! Esâsen size inanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Şimdi yanıldığımı ve Allahü teâlânın sevgili kulunun duâsını nasıl kabul ettiğini gözümle gördüm.” dedi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin büyüklüğünü kabûl etti, kendisinden özür diledi.
10  İNANÇ DÜNYASI / Dini Hikayeler / Uyanık Bir Kimse Bulamadım : Mayıs,05/21/08, 2008, 12:27:23
Bir gün bir dânişmend, kâdı yardımcısı gelerek Lütfullah Efendiye intisab edip talebe oldu. Zâhiren onun üstünlüğünü kabûl ettiği halde, içinden kerâmet sâhibi olduğunu kabullenmedi. Bir gece yarısından sonra Lütfullah Efendi dânişmendin odasının kapısını vurdu ve; "Kalk abdest al, mescide gidelim." buyurdu. Dânişmend kalkıp abdest aldı ve Lütfullah Efendiyi tâkib ederek mescide vardı. Lütfullah Efendi bir köşede namaza durdu. Dânişmend de bir kenarda namaz kılmaya başladı. Bir müddet sonra Lütfullah Efendi oturup sessizce Allahü teâlânın büyüklüğünü ve O'nun nîmetlerinin sonsuzluğunu düşünmeye, murâkabe etmeye başladı. Başını önüne eğdiği sırada, dânişmend onun yanına yaklaştı. Bakınca, Lütfullah Efendinin kaftanının kalıp gibi durduğunu fakat içinde Lütfullah Efendinin olmadığını gördü. Bu hal üzerine dânişmend heyecan ve korkuyla halsiz yere düştü. Biraz sonra Lütfullah Efendi gelip danişmende; "Kalk!" dedi. Dânişmend kalkınca, Lütfullah Efendi; "Batı ile doğu arasını gezdim, uyanık bir kimse bulamadım. Ancak Edirne'de bir Hak âşığını kitaba bakarken, Keşiş Dağındaki bir râhibi de puta taparken gördüm. Bir müddet sonra o Hak âşığı kimse dervişlerden olur, o râhib de müslüman olup, Allahü teâlânın sevdiği bir kul olur." buyurdu. Lütfullah Efendinin bu sözleri karşısında tamâmen şaşkınlaşan dânişmend, onun kerâmet sâhibi büyük bir velî olduğunu kabûl etti.
11  GÜNCEL / Milli Uyanış / Acep Bu Ne İştir. : Mayıs,05/06/08, 2008, 10:52:04
avrupa türkiye'nin neler yaptığını ve gündeminin ne olduğunu takip ediyormuş
nerdenmi? tv'lerden, adamlar bakmış türk televizyonlarını haftada 70 dizi, 10 sabah pogramı,
50 eğlence programı, demişlerki tamam bu türklerin pimi çekilmiş yarın bir gün patlar bunlar demişler. yazık günah müslüman türk milletinin haline bakın, rezillik ve kepazelik diz boyu
artık evlilik programları var.4 tane akşamada kadar hiç boş kalmıyor.. hani nerde müslümanlık nerde türklük, nerde ahlak herşey para olmuş, iş olmuş oysa bizim inancımız böylemi, peygamberimiz,alimlerimiz, atalarımız, ceddimiz böylemiydi.? hazret-i Ömer'in şöyle buyurduğunu rivâyet edilir; "Vallahi biz dünyâ zevklerine rağbet etmeyiz. İstesek bir hayvan kestirir, ekmek ve kuru üzümden şıra yaptırır yer, içeriz. Fakat, biz bu nîmet ve güzellikleri öbür dünyâya bırakmak istiyoruz. Çünkü Allahü teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: (Kâfir olanlara, ateşe arz edecekleri gün şöyle denir) "Siz dünyâ hayatında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve bunlarla sefâ sürdünüz. Artık bugün hakâret azâbı ile cezâlanacaksınız, çünkü yeyüzünde haksız yere kibir taslıyor, bir de dinden çıkıyordunuz (fâsıklık ediyordunuz)" (Ahkâf sûresi: 20)
artık çok para kazanmak hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar ALLAH'ın temiz dinini kirletenlere yazıklar olsun
insanın gücüne gidiyor..

'' NİÇİN KILMAZSIN FARZI SÜNNETİ, DEĞİLMİSİN MUHAMMEDİN ÜMMETİ (A.S)
ANMAZMISIN CEHENNEMİ,CENNETİ İMAN SAHİBİ KUL BÖYLEMİ OLUR.?
KIL İNSAF KIYMETLİ ÖMRÜNÜ EYLEME İSRAF KALBİNİ NEFSİNİN ARZUSUNDAN KORU
İÇİN GİBİ DIŞIN DAHİ OLSUN SAF''

BU GÜN KİMİNLE ARKADAŞLIK YAPIYORSAN KİMİNLE VAKİT GEÇİRİYORSAN
BİLKİ YARIN ÖLDÜĞÜNDE KARANLIK KABRE KONDUĞUNDA ONUNLA ARKADAŞLIK EDEMEYECEKSİN, OZAMAN SANA ANCAK ALLAH ARKADAŞLIK EDEBİLİR ORDA BİR TEK ALLAH SANA YARDIM EDEBİLİR..
ALLAH BİZLERİ ŞEYTANIN ŞERRİNDEN NEFSİMİZİN ŞERRİNDEN KORUSUN..VE BİZİ RAZI OLDUĞU KULLARINDAN EYLESİN İNŞALLAH..
onun için kardeşlerim ölüm her an gelebilir hazırlıklı olalım çünki mühim olan son nefeste imanla gitmektir...
























12  İNANÇ DÜNYASI / Dini Programlar / Hikmet : Mayıs,05/03/08, 2008, 03:06:17
Yorumcuyuz.Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor.
Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP





           
    AÇIKLAMA

Çalışmamız, giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında konunun genel çerçevesini çizdikten ve amacımızı ortaya koyduktan sonra birinci bölümde barış kelimesinin Kur'an bağlamında ve selam kavramı ekseninde semantiğini belirlemeye, ikinci bölümde ise çalışmamızın hareket noktası olan barışın Kur'ani prensiplerini tespit etmeye çalışacağız.

             Barışın ne olduğunu bilmeden,inandığımız değerlerin barışa katkısını araştırıp, bunları,barışı kurma ve koruma yükümlülüğü taşıyanlara öğretmeden ve bir birey olarak üzerimize düşeni yapmadan barış ortamına kavuşma imkanı bulunamayacaktır. Çalışma-mızın,bu amaçlara hizmet etmesi dileğiyle...

inşallah açıklayıcı olmuştur..
ALLAH sizden razı olsun
13  İNANÇ DÜNYASI / Dini Programlar / Esmaül-hüsna Ve Manaları : Mayıs,05/03/08, 2008, 03:04:55
Yorumcuyuz.Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor.
Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP
14  İNANÇ DÜNYASI / Dini Programlar / Dini Sözlük : Mayıs,05/03/08, 2008, 02:58:34
Yorumcuyuz.Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor.
Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP



isim ve dini kavramların ve kelimelerin manalarını bulabileceğiniz güzel ve yararlı bir program
15  İNANÇ DÜNYASI / Ayetler & Sureler & Hadisler / Gökler : Mayıs,05/03/08, 2008, 02:47:52
Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, ´gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle´; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. (2/19)

O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah´a eşler koşmayın. (2/22)

Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O´dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O´dur. Ve O, herşeyi bilendir. (2/29)

(Allah:) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim." (2/33)

Ama zulmedenler, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azab indirdik. (2/59)

(Yine) Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah´ındır. Sizin Allah´tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur. (2/107)

Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O´nundur, tümü O´na gönülden boyun eğmişlerdir. (2/116)

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (2/117)

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah´ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (2/164)

Allah... O´ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O´nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O´nundur. İzni olmaksızın O´nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O´nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O´nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O´na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (2/255)

Göklerde ve yerde ne varsa Allah´ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç yetirendir. (2/284)

Şüphesiz, yerde ve gökte Allah´a hiçbir şey gizli kalmaz. (3/5)

De ki: "Sinelerinizde olanı -gizleseniz de, açığa vursanız da- Allah bilir. Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, herşeye güç yetirendir." (3/29)

Peki onlar, Allah´ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O´na teslim olmuştur ve O´na döndürülmektedirler. (3/83)

Göklerde ve yerde olanlar Allah´ındır ve (bütün) işler Allah´a döndürülür. (3/109)

Göklerde ve yerde olanların tümü Allah´ındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi dilerse azablandırır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (3/129)

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (3/133)

Allah´ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah´ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (3/180)

Göklerin ve yerin mülkü Allah´ındır. Allah, herşeye güç yetirendir. (3/189)

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. (3/190)

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah´ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (3/191)

Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah´ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (4/126)

Göklerde ve yerde ne varsa Allah´ındır. Andolsun, biz sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: "Allah´tan korkup-sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâra saparsanız, şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa Allah´ındır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hamd´e layık olandır. (4/131)

Göklerde ve yerde ne varsa Allah´ındır. Vekil olarak Allah yeter. (4/132)

Kitap Ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa´dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi. Demişlerdi ki: "Bize Allah´ı açıkça göster." Böylece zulümlerinden dolayı onlara yıldırım çarpmıştı. Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, buzağıyı (ilah) edinmişlerdi. Yine bundan dolayı onları affettik ve Musa´ya apaçık olan ispatlayıcı bir delil verdik. (4/153)

Ey insanlar, şüphesiz elçi size Rabbinizden hakla geldi. Öyleyse iman edin, sizin için hayırlıdır. Eğer inkâra saparsanız, şüphesiz göklerde olanların ve yerde olanların tümü Allah´ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (4/170)

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah´a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah´ın elçisi ve kelimesidir. Onu (´OL´ kelimesini) Meryem´e yöneltmiştir ve O´ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah´a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O´nundur. Vekil olarak Allah yeter. (4/171)

Andolsun, "Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih´tir." diyenler küfre düşmüştür. De ki: "O, eğer Meryem oğlu Mesih´i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah´tan (bunu önlemeye) kim birşeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah´ındır; dilediğini yaratır. Allah herşeye güç yetirendir. (5/17)

Yahudi ve Hıristiyanlar: "Biz Allah´ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz" dedi. De ki: "Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azablandırıyor? Hayır, siz O´nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah´ındır. Son varış O´nadır." (5/18)

Göklerin ve yerin mülkünün Allah´a ait olduğunu bilmiyor musun? O, kimi dilerse azablandırır, kimi dilerse bağışlar. Allah, herşeye güç yetirendir. (5/40)

Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe´yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı; Haram Ay´ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah´ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah´ın gerçekten herşeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir. (5/97)

Havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O da: "Eğer inanmışlarsanız Allah´tan korkup-sakının" demişti. (5/112)

Meryem oğlu İsa: "Allah´ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen´den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (5/114)

Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah´ındır. O, herşeye güç yetirendir. (5/120)

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah´adır. (Bundan) Sonra bile, inkâr edenler, Rablerine (birtakım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar. (6/1)

Göklerde ve yerde Allah O´dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazandıklarınızı da bilir. (6/3)

Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşa edip) var ettik. (6/6)

De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah´ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (6/12)

De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah´tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.) (6/14)

O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O´nun "ol" dediği gün (herşey) oluverir, O´nun sözü haktır. Sur´a üfürüldüğü gün, mülk O´nundur. O, gaybı ve müşahede edilebileni bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır. (6/73)

Böylece İbrahim´e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu10 gösteriyorduk. (6/75)

Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (6/79)

O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (6/99)

Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O´nun nasıl bir çocuğu olabilir? O´nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir. (6/101)

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah´tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O´nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (7/54)

Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik. (7/96)

De ki: "Ey insanlar, ben Allah´ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O´nundur. O´ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah´a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah´a ve O´nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. (7/158)

Onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle değiştirdiler. Biz de bunun üzerine zulmetmeleri dolayısıyla gökten ´iğrenç bir azab´ indirdik. (7/162)

Onlar, göklerin ve yerin ´bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete´ (melekût) Allah´ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar? (7/185)

Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O´ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir." Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Allah´ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler." (7/187)

Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (8/11)

Bir de: "Ey Allah´ımız, eğer bu (Kur´an) bir gerçek olarak Senin katından ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acı bir azab getir (bakalım)." demişlerdi. (8/32)

Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah´ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. (9/36)

Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah´ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah´tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur. (9/116)

Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah´tır. Onun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O´na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? (10/3)

Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde ve Allah´ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. (10/6)

Allah´ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah´a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir." (10/18)

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (10/24)

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (10/31)

Haberin olsun, göktekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah´ındır. Haberin olsun; şüphesiz Allah´ın va´di haktır; ancak onların çoğu bilmezler. (10/55)

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur´an´dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (10/61)

Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah´ındır. Allah´tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak ´zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.´ (10/66)

Allah çocuk edindi" dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O´nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah´a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (10/68)

De ki: "Göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin." İman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarmalar bir şey sağlamaz. (10/101)

O´nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O´dur. Andolsun onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, inkâr edenler mutlaka: "Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" derler. (11/7)

Denildi ki: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut." Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: "Uzak olsunlar" denildi. (11/44)

Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O´na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu-günahkarlar olarak yüz çevirmeyin." (11/52)

Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır. (11/107)

Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır. (11/108)

Göklerin ve yerin gaybı Allah´ındır, bütün işler O´na döndürülür; öyleyse O´na kulluk edin ve O´na tevekkül edin. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (11/123)

Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat." (12/101)

Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. (12/105)

Allah O´dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. (13/2)

Gök gürültüsü O´nu hamd ile, melekler de O´na olan korkularından tesbih ederler.. O, yıldırımları gönderip bununla dilediğine çarpar; onlar ise Allah hakkında çekişip-tartışırlar. O, gücü (ve cezası) pek çetin olandır. (13/13)

Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah´a secde eder. Sabah akşam gölgeleri de (O´na secde eder). (13/15)

De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah´tır." De ki: "Öyleyse, O´nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a´ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah´a, O´nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (13/16)

(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah örnekleri böyle vermektedir. (13/17)

O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa O´nundur. Şiddetli azab dolayısıyla vay inkâr edenlere. (14/2)

Resulleri dedi ki: "Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır; O, sizi, günahlarınızı bağışlamak için davet etmekte ve sizi adı konulmuş bir süreye kadar erteliyor." Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin." (14/10)

Allah´ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz? Dilerse sizi giderir-yok eder ve yeni bir halk getirir. (14/19)

Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. (14/24)

Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. (14/32)

Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah´a gizli kalmaz." (14/38)

Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah´ın huzuruna çıka(rıla)caklardır. (14/48)

Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, (15/14)

Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik. (15/16)

Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. Oysa siz onun hazine-koruyucuları değilsiniz. (15/22)

Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran. (15/85)

Gökleri ve yeri hak ile yarattı: O, şirk koştukları şeylerden yücedir. (16/3)

Sizin için gökten su indiren O´dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. (16/10)

Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah´a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar. (16/49)

Göklerde ve yerde ne varsa O´nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O´nundur. Böyleyken Allah´tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz? (16/52)

Allah gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti; işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten bir ayet vardır. (16/65)

Allah´ın dışında, kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka, hiçbir şeye malik olmayan ve buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar? (16/73)

Göklerin ve yerin gaybı Allah´a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah herşeye güç yetirendir. (16/77)

Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O´nu tesbih eder; O´nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır. (17/44)

Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilir. Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Davud´a da Zebur verdik. (17/55)

Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah´ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin." (17/92)

Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız." De ki: "Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?" (17/93)

De ki: "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik." (17/95)

Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (17/99)

O da: "Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab olmuş sanıyorum" demişti. (17/102)

Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi´dir; ilah olarak biz O´ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız." (18/14)

De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O´nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O´nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz." (18/26)

Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne gökten ´yakıp-yıkan bir afet´ gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir." (18/40)

Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir. (18/45)

Göklerin ve yerin yaratılışında da, kendi nefislerinin yaratılışında da Ben onları şahid tutmadım. Ben, saptırıcıları yardımcı-güç de edinmedim. (18/51)

Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O´na ibadet et ve O´na ibadette kararlı ol. Hiç O´nun adaşı olan birini biliyor musun? (19/65)

Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. (19/90)

Göklerde ve yerde olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman´a, yalnızca kul olarak gelecektir. (19/93)

Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir. (20/4)

Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O´nundur. (20/6)

Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık." (20/53)

Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir." (21/4)

Göklerde ve yerde kim varsa O´nundur. O´nun yanında olanlar, O´na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. (21/19)

O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (21/30)

Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (21/32)

Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (21/56)

Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah´a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azab hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (22/18)

Allah´ı birleyen (Hanif)ler olarak, O´na (hiçbir) ortak koşmaksızın. Kim Allah´a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir. (22/31)

Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, herşeyden haberdardır. (22/63)

Göklerde ve yerde her ne varsa O´nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (22/64)

Allah´ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar(ı bilmek), Allah için pek kolaydır. (22/70)

Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (23/18)

Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (23/71)

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O´nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir. (24/35)

Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah´ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir. (24/41)

Göklerin ve yerin mülkü Allah´ındır ve dönüş yalnızca O´nadır. (24/42)

Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (24/43)

Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah´ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O´na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir. (24/64)

Göklerin ve yerin mülkü O´nundur; çocuk edinmemiştir. O´na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25/2)

De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (25/6)

Ve kendi rahmetinin önünde rüzgarları müjdeciler olarak gönderen O´dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik; (25/48)

O, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Rahman´dır. Bunu (bundan) haberi olana sor. (25/59)

Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir. (25/61)

Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir. (26/4)

Dedi ki: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer ´kesin bilgiyle inanıyorsanız´ (böyledir)." (26/24)

Eğer doğru sözlü isen, bu durumda gökten üstümüze bir parça düşürüver." (26/187)

Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah´a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar)." (27/25)

(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (27/60)

Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin-kanıt (burhan)ınızı getiriniz." (27/64)

De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah´tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar." (27/65)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz´da) olmasın. (27/75)

Sur´a üfürüleceği gün, Allah´ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ´boyun bükmüş´ olarak O´na gelmişlerdir. (27/87)

Siz yerde ve gökte (Allah´ı) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah´ın dışında veliniz yoktur, yardım edeniniz de yoktur. (29/22)

Şüphesiz biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azab indireceğiz." (29/34)

Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz, bunda iman edenler için bir ayet vardır. (29/44)

De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla inanan ve Allah´ı inkâr edenler ise, işte onlar hüsrana uğrayanlardır." (29/52)

Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (29/61)

Andolsun onlara: "Gökten su indirip de ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. De ki: "Hamd Allah´ındır." Hayır, onların çoğu akletmiyorlar. (29/63)

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (30/8)

Hamd O´nundur; göklerde ve yerde, günün sonunda ve öğleye erdiğiniz vakit de. (30/18)

Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O´nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır. (30/22)

Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O´nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (30/24)

Göklerde ve yerde bulunanlar O´nundur; hepsi O´na ´gönülden boyun eğmiş´ bulunuyorlar. (30/26)

Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O´dur; bu O´na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O´nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (30/27)

Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler. (30/48)

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (31/10)

Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parças