+ | YORUMCUYUZ.NET | FORUM | Youtube | Dizi izle |indir download| Ödev Arşivi | Siyasi Forum | Eğitim Ögretim

Ekim,10/11/08, 2008, 03:48:23 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


fx15
  Konuları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 11
1  GENEL / Efsaneler & Garip Olaylar / Mitler Ve Bilinemeyen Olaylar : Eylül,09/26/08, 2008, 01:16:07
Bugün için karşılaştığımız her olguyu ille de bilimsel olarak değerlendirmeyiz.Örneğin yüksek bir yerden düşen taşın zarar vereceğini herkes bilir.
Bu nedenle zarar görmemek için hemen tedbir alırız.Ama taşın düşmesi anında,yani tam o anda hiçkimse yerçekimi,kütle ve hız gibi kavramları düşünmez.Bu tip bilimsel değerlendirmeler daha sonra yapılır.
Bilimin olmadığı zamanlarda birisinin hem olay anında hem de sonradan bilimsel değerlendirmeler yapma olanağı hiç yoktu.Gerçi bugün bile henüz açıklaması yapılamayan pek çok olay vardır.
Hem bunlar için hem de bilimsel açıklaması yapılan olgular için bilimdışı yorum yapan insanlar vardır.Bu,her dönem için geçerli olan bir davranıştır.
Gene de geçmiş dönemlerden farklı olarak başvurabileceğimiz bilimsel kaynaklar elimizin altındadır.
*
Bilimlerin gelişme sağlamadığı dönemlerde de insanlar evrendeki yerlerini,yaşadıkları toplumun yapısını,kendileri ile algıladıkları dünya arasındaki ilişkileri ve doğal olayların anlamını sorguluyorlardı.Büyük bir olasılıkla bu sorgulamayı yapan insan sayısı çok azdı.Ama sorgulamanın yapıldığını biliyoruz.
En önemli kanıt,mitolojilerin varlığıdır.Gerçi bilinemeyene en önemli açıklama dinlerden geliyordu.Hatta mitoloji ile o dönemin dinleri arasında birçok ortak nokta mevcuttu.Ancak mitler,dinlere oranla yaşantının doğru ve etik yönüne daha az yer verirler.Mitler ahlak ile ilgili dersler barındırırlar,ancak amaç bu ilkeleri insanlara kabul ettirmek değildir.Bu nedenle mitlerin asıl konusu,evrendeki varlıkların özelliği ve insan yaşamı ile olan ilgisidir.
*
O dönemlerde kendisinin ne olduğunu sorgulayan,çevresini merak eden ve doğanın neden acımasız davrandığını bilemeyen kişilerin huzursuzluklarını giderecek çareler aranmış olmalı.Belki de toplumdaki bir veya birkaç kişi birtakım öyküler hazırlamışlardı.Belki de toplumdaki insanlar esrarlı olguları birbirlerine anlatırken bu anlatım zamanla öykü haline gelmişti.
Daha eski günlerde bataklıkları kurutan bir kralın doğa ile olan bu mücadelesi,Herakles’in bataklık canavarı Hydra ile savaşına dönmüştü.
Olasıdır ki,yarı at,yarı insan olan kentuarlar,bir zamanların ünlü binicileriydi.
Bilimlerin henüz olgunlaşmadığı zamanlarda,insanların algıladıkları dünyanın biricik dünya olmadığını bugünden geriye baktığımızda anlıyoruz.Böyle bir ortamda normal bir olgunun bile olağanüstü nitelik kazanması mümkündür.Örneğin doğum,normal bir olaydır.
Bunu her insan her zaman ve her mekanda bilir.Ama bu doğum olayının bilimsel açıklaması bilinmiyorsa,insanların ona doğaüstü bir nitelik kazandırması beklenir.Artık doğum,bazı toplumlar için yeniden dünyaya dönüş şeklinde yorumlanacaktır.
*
İster o dönemlerin görece bilge kişilerince oluşturulsun,ister süreç içinde öykü niteliğini kazansın,tüm mitlerde olguların yer değiştirmesini görüyoruz.
Herhangi bir ateş ısı ve enerji verir.Güneş te öyledir.Şu halde Güneş ve basit bir ateş aynı özelliktedir.Diğer taraftan altın hem parlaktır hem de rengi Güneş’e benzer.Hatta o da Güneş gibi paslanmaz ve eskimez.Buna benzer benzetmelerle olgular hem simgeleşir hem de birbirlerinin yerini alırlar.İşte,mitlerin nesnel varlıkları böyle ortaya çıkar.
Olguların birbirleri yerine geçmesi niye gerekliydi?Nedeni çok basittir:Doğada sürüp giden anlaşılamaz olaylar,herkesin bildiği ve anlaşılması kolay olaylarla paralel hale getiriliyordu.
*
Mitlerin,o dönemlerdeki toplum mühendislerince oluşturulduğunu veya insanların birbirlerine naklettikleri olayların bu kişilerce öyküleştirildiğini kabul etmek için yeterli nedenlerimiz mevcuttur.İnsanlar yaşamları boyunca birçok olay karşısında umutsuz ve çaresiz kalıyorlardı.Her türlü mücadelede galip gelmek kadar mağlup olmak ta mümkündü.Doğum,hele ölüm önlenemez olaylardı.Ama hemen hemen her ruhsal durum ve her soruyu karşılayan bir mit vardır.
Böylece dış dünyaya ait gerçeklerle insanların umut,istek ve korkuları arasında bir köprü kuruluyordu.
2  GENEL / Sohbet(chat) & Kutlamalar / Gürültü Ve Biz : Eylül,09/26/08, 2008, 01:08:45
Hava zerreciklerini sıkıştırarak kulağa ulaşan ses,hava üzerine,zaten mevcut olan atmosfer basıncına ek olarak bir miktar daha basınç ekler.
İlave edilen basıncın miktarı sesin şiddetine göre değişir.
Hafif bir rüzgarın meydana getirdiği yaprak hışırtısı,atmosfer basıncının milyarda ikisidir.Ama birçok ağacın çıkardığı hışırtıyı belirgin biçimde duyabiliriz.
Bir jet motorunun 50 metre gerisinden işittiğimiz sesin basıncı, atmosfer basıncının 30 katıdır.Bu sesin yer yüzeyine nasıl ulaştığını deneyimlerimiz ile biliriz.
Her iki örnek sesin özelliklerine ait iki uç noktadır.
Araçlardan çıkan her türlü ses ve insanların çeşitli eylemlerinden oluşan gürültü bir araya gelince nasıl bir ses bombardımanı altında olduğumuzu anlarız.
3  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Diğer / Güneş Sistemi'nin Boyutları Ve Biz : Eylül,09/26/08, 2008, 01:02:59
Öyle bir uzay haritası veya şekil çizelim ki,Güneş’in ve gezegenlerin hem gerçek boyutlarını hem de birbirlerine olan gerçek uzaklıklarını yansıtmış olalım.
Bill Bryson’un ‘Hemen Herşeyin Kısa Tarihi’ kitabında bahsettiğine göre böyle bir görsel obje olanaksızdır.
Kitabı okuduktan sonra,bu güne dek görmüş olduğum astronomi ile ilgili tüm betimsel objeleri daha tedbirli incelemeye çalışıyorum.
Yazara göre,bırakalım evreni,yakın çevremizi bile tam olarak algılamak oldukça çetin bir iştir.
Nitekim,kitaplarda,dergilerde,internette ve daha pekçok yerde görsel olarak sunulan Güneş Sistemi bize en ufak bilgi bile veremez.
Güneş Sistemi bir yana,gezegenlerin gerçek boyut ve uzaklıklarını yansıtan orantıları hiç kimse izleyemez.
*
Büyük kentlerde veya şehirler arası yollarda kuracağımız reklam panolarına Güneş Sistemi’nin gerçek boyutlarını yansıtacak bir resim sığabilir mi?
Kesinlikle hayır.
Bu panoyu ne kadar büyük tutarsak tutalım,çabamız boşa gidecektir.
Üzerinde yaşadığımız dünyanın ve gezegenlerin hem gerçek boyutlarını hem de aralarındaki uzaklıkları yansıtmak hiçbir görselin içinde yer alamaz.
Buna rağmen bir pano tasarlamaya çalışalım.
Örneğin Yerküre’yi bir nohut tanesi kadar küçültsek bile,Jupiter gezegeni 300 metre uzakta kalır.
Artık gezegen olarak kabul edilmeyen Plüton ise 2,5 kilometre ötede yer alır.
Ancak onu,tasarladığımız pano içinde görmek zaten olanakszdır.
Zira bir bakteri kadar küçülmüş olacaktır.
*
Şu halde, Güneş Sistemi’ni bir görselde göstermek,bu görselin olağanüstü büyük olmasını gerektirir.
Öylesine büyük olmalıdır ki,çerçeve kenarlarının her biri onlarca kilometreyi bulmalıdır.
Böyle bir ölçüyü içeren görselin olamayacağı açıktır.
Çerçeve kenarlarının azalması,herhangi bir gezegen boyutunun küçülmesi demektir ki,bu da amacımızı gerçekleştirmez.
Örneğin çerçeve kenarlarının alabildiğinde kısaldığı bir panoda Jupiter’i nokta şeklinde gösterirsek,Plüton molekül kadar olmalıdır.
Bu halinde bile bizden 10 metre uzaktadır.
Gezegenlerin birbirlerine olan uzaklıkları da ayrı bir sorundur.
Örneğin,Jupiter ile Neptün arasındaki uzaklık,Yerküre ile Jupiter arasındaki uzaklığın 5 mislidir.
*
Önemli bir yanılgı,Güneş Sistemi’nin Plüton ile sınırlı sayılmasıdır.
Oysa orası tüm sistemin sadece 50 binde biri kadar yer kaplar.
4  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Sosyoloji / Kabile Toplumları : Eylül,09/26/08, 2008, 12:55:08
Devlet öncesi kabile toplumları iki aşama olarak ele alınır:
1- Devlet öncesi eşitlikçi kabile toplumu
2- Devlet öncesi şeflik veya hiyerarşik toplum
*
1-Devlet öncesi eşitlikçi kabile toplumu
Eşitlikçi kabile toplumunda aile,soy zinciri ve klan gibi bölümler için üretim eylemlerinde uzmanlaşma yoktur.
Her bölümün yetkilisi ayrıdır.
Aile reisi,aile içindeki kadın ve çocukların başıdır.
Aile işlerinde yaşlılar,genç üyelerden daha çok söz sahibidir.
Ancak toplumsal bölümler arasındaki ilişkileri ve üretimi koordine eden herhangi bir lider veya grup yoktur.
Erkeklerle kadınlar arasında bazı işbölümleri varsa da her biri kendi çalışma alanlarında aynı işlerle uğraşırlar.
Böylece bütün ailelerin ekonomik faaliyetleri birbirine benzer.
Başka bir ifade ile,her ailede aynı tip işbölümü bulunduğundan,bütün aileler yapı bakımından birbirine benzer.
Ev,giysi ve süs biçimi hemen herkeste aynıdır.
Bütün kabile üyeleri aynı çeşit araçları kullanır,aynı yiyecekleri yer,aynı dinsel töreyi uygular ve aynı tanrılara taparlar.
Bu tür birkaç toplumsal bölümün aynı oluşu,benzerlik üzerine kurulu bir toplumsal birliğin ortaya çıkışına neden olur.
Fakat toplumsal bölümlerin kendi kendilerine yetmeleri,gerçek anlamda birbirleriyle kaynaşmalarına engeldir.
Öyle ki bir veya birkaç bölümün kaybından toplum hiçbir zarar görmez.
Diğer taraftan bütün toplumlar liderden büsbütün yoksun değildir.
Ancak kabile başkanının genellikle emir verme yetkisi yoktur,ya da olsa bile içinde bulunulan durum ve zamanla sınırlıdır.
Örneğin bu yetkisini ancak av sırasında,savaşta veya törenlerde kullanabilir.
*
Eşitlikçi kabile toplumu için bir örnek verelim.
Bir kabile köyü 4 klan veya yerel bölüm içersin:
Kuş bölümü,Kartal klanı ve Akbaba klanı,
Çiçek bölümü,Zambak klanı ve Lale klanından oluşsun.
Bu durumda başlıca iki bölüm Kuş ve Çiçek bölümüdür.
Bunlar birbirleriyle evlenen iki yarı şeklindedir.
Zira soy zinciri gerçek bir kan bağı sistemidir.
Kartal ve Akbaba klanları üyelerinin aynı atadan gelen gelenekleri vardır ve birbirleriyle çok yakın akraba olduklarından Çiçek bölümündeki Zambak ve Lale klanlarının üyeleriyle evlenmeleri gerekmektedir.
Klan,nüfusu artınca parçalanır ve bazı üyeler yeni bir köy kurarlar.
Bunlar da zamanla öteki bölümlerin parçalanmış soylarıyla birleşirler.
Bu şekilde klan ve ikili örgütlenme bir başka üçüncü yerleşme bölgesinde de tekrarlanır.
Böylece büyüme ve parçalanmayla klan üyeleri kabile bölgesine dağılmış olurlar.
Ancak evlilikler aynı ya da farklı köylerde gene iki ayrı bölüm arasında yapılır.
İkili bölüm arasındaki karşılıklı evlilik ve klanlar arasındaki ilişkiler,kabileyi kaynaştıran bağlardır.
Kartal klanından bir kişi,öteki köylerde de kendi klanının ve kardeş klanın üyelerini bulabilir.
Gerektiğinde bu kişilerden konukseverlik, koruma ve yardım bekleyebilir.
Ayrıca kendi klanından kadınlarla evli Zambak va Lale klanlarıyla da akrabadır.
*
Sonuçlar:
Devlet öncesi eşitlikçi kabile toplumunda üretici güçler hem teknik olarak hem de üretim aracı yönünden oldukça basittir.
Üretim ilişkileri,yani üretim araçlarının mülkiyeti sınırlı sayıda kişilerin yönetiminde değildir.
Bu nedenle üretim güçleri ile üretim ilişkileri çelişkili bir durum yaratmıyordu.
Sınıf farkı olmadığı için herhangi bir  otorite sözkonusu değildi.
Fazla ürün elde edilerek üretim faaliyetleri dışındaki insanların beslenmesi ve emeğin baskı altında tutulabilmesi için bu yapı yeterince dinamik değildi.
Üretim ve tüketimin durağan işlevi evliliklerle aynen korunmaktaydı.
Üstyapı kurumları,yani din,felsefe,sosyal yapılanma gibi pekçok olgu da ekonomik altyapı gibi durağandı.
Kısacası,içinde devletin de bulunduğu yeni bir üretim tarzına geçiş için yeni bir ara örgütlenme gerekliydi.
*
2-Devlet öncesi şeflik veya hiyerarşik toplum
Eşitlikçi kabile toplumunda aile,soy zinciri ve klan gibi bölümlerde üretim  eylemlerinde uzmanlaşma yoktur.
Şeflik veya hiyerarşik toplumlarda ise uzmanlaşmış bölümler birbirlerine bağımlı olduklarından,bir ölçüde organik dayanışma sağlanmıştır.
Eşitlikçi kabile toplumunda bölümler genel anlamı ile eşittir.
Şeflik veya hiyerarşik toplumlarda ise bölümler birbirlerine benzemekle birlikte siyasal işlev ve ekonomik rollerde rütbe ve mevki bakımından farklılık vardır.
Bazı aile ve gruplar şefler düzeyindedir,ötekiler ise halk olarak kabul edilir.
Bireyler,aileler ve köy toplulukları,ekonomik uğraşlarında uzmanlaşmışlardır.
Kimileri el sanatları,kimileri balıkçılık,kimileri de çiftçilikle uğraşır.
Bu uzmanlaşma büyük ölçüde şeflerin yönetsel rolünden kaynaklanır.
Bir şefin gücü,öteki kabile liderlerininkinden birkaç bakımdan ayrılır.
Herşeyden önce şefler ekonominin yöneticileridir.
Herkese ev,tarla ve otlak için yeterince toprak sağlamak veya toprak dağıtımı yapmak zorundadırlar.
Bazı kaynakların mevsimlik kullanımını önlemek için tabular koymak ve ortak avlar düzenlemek te onların işidir.
Şefler vergileri yeniden dağıtarak uzman zanaatçıların çalışmalarını destekler.
Dinsel güçlerinin yanısıra çatışan taraflar arasında arabuluculuk yaptıkları için hukuksal görevleri  vardır
Şeflik veya hiyerarşik toplumlarda uzmanlaşmış bölümler birbirlerine bağımlı olduklarından ve bir ölçüde organik dayanışma sağlandığından ekonomik faaliyetler, eşitlikçi kabile toplumuna göre daha dinamiktir.
*
Sonuçlar:
Devlet öncesi şeflik veya hiyerarşik toplumda üretim ilişkileri,yani üretim araçlarının mülkiyeti sınırlı sayıda kişilerin yönetimindedir. .
Üretim güçleri ile üretim ilişkileri çelişkili bir durum oluşturmaya başlamıştır.
Sınıf farkını oluşturan nedenler pekişmektedir.
Şefler ve üst sınıfların devlet şeklinde teşkilatlanmaları için süreç hazır hale geliyordu.
*
Elbette yeryüzündeki tüm topluluklar birbirlerinin aynısı değilllerdi ve aynı süreçleri yaşamamışlardı.
Çok yakın zamanlara kadar hem eşitlikçi kabile toplumu hem de şeflik veya hiyerarşik toplum şeklinde varlıklarını sürdüren örnekler vardı.
Birçok ilkel topluluklar tarihsel süreçte ya yok olmuşlar ya da başkaları tarafından boyunduruluk altına alınmışlardı.
En basit örneği Kuzey Amerika yerlileri için verebiliriz.
Bunlar kendi evrimlerini yapamadıkları için Amerikan hükümetleri tarafından kontrol altına alındılar.
Bu yazımda anlatmak istediğim,devletin kurulmasına varacak olan süreç için bir toplum modeli vermektir.
5  GENEL / Efsaneler & Garip Olaylar / Enflasyon Ve El Arabası : Eylül,09/08/08, 2008, 03:30:25
Bir kişi,enflasyonun en azgınlaştığı günlerde akşam yemeğini kaliteli bir lokantada yemeye karar veriyor.
Fiyatlar durmadan artmakta,paralar üzerindeki sıfır adedi çoğalmaktadır.
Bu nedenle kucak dolusu kağıt parayı bir el arabasına doldurup lokantanın yolunu tutar.
İçeri girince arabayı ıssız bir köşeye bırakıp masasına oturur.
Yemek bitince hesabını ister.
Bu arada el arabasını bıraktığı köşeye gider.
Bir de ne görsün?
Bütün paralar yere saçılmıştır.
Ve de el arabası yoktur.
Hırsızlar,kağıt paralara hiç önem vermemişler,sadece el arabasını çalmışlardı.
6  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Tarih / Asur'un Gaddarlık Politikası : Eylül,09/02/08, 2008, 01:29:19
Asur’lular gaddar oldukları gibi garip geleneklere sahiptiler.
Suriye’yi alıp Akdeniz’e ulaştıklarında,söylentiye göre kral,üstünde işlemeli elbisesi olduğu halde kollarını suya soktu ve bir köpekbalığını öldürdü.
MÖ.877 tarihinde bir Asur kralı silahlarını Akdeniz’in sularına daldırıp ıslattı.
Savaş,devletin en önemli gelir kaynağı idi.
Yenilgiye uğrattıkları devletleri haraç vermeye zorladıkları gibi onların bağlılığını çeşitli şekillerde göstermelerini istiyorlardı.
Örneğin Med’ler Asur kralına giydirilmiş güzel köpekler gönderdiler.
Asur’lular,yüzlerce yıl Sümer ve Babil ile ilişkide oldukları halde onların bilim ve sanatlarından hiç etkilenmediler.
Değer verdikleri büyüklük ve özgürlük sadece zor ve şiddet hareketleridir.
Mükemmel hayvan kabartmaları ve mükemmel hayvan heykelleri yapmışlardı,ama bu çabaları sanatsal inceliklerinden değil,yırtıcılığı ululamış olmalarından ileri geliyordu.
Ninova’daki saray ve tapınakları duvar resimleri ile süslüydü.
Fildişi,sandal ağacı,mermer ve bazaltlarla bezenmiş saray salonları zenginliğin ihtişamını yansıtırdı.
Ama bu zenginliğin kaynağı sadece savaştı,ve bu sanat eserlerinin konusunu oluşturuyordu.
Üstelik bu sanatı yendikleri ülkelerden alıyorlardı.
Bütün ihtişam Asur’luların kendi emekleri değildi.
Herşey cinayet ve yağma ile sağlanmıştı.
Asur’luların en iyi bildikleri şey,savaşmaktır.
Her türlü savaş aracını geliştirmede ustaydılar.
Kıyıcılıkları masallara geçecek nitelikteydi.
Savaş teknikleri tam bir yakıp yıkma üzerine kuruluydu.
Yırtıcılıkları da kan dökücülükleri de her zaman uyguladıkları bir siyasetti.
Vahşetin en yüksek noktası düşünüş tarzlarının temeliydi ve yenik düşenlerin tamamen yok edilmesine yönelikti.
Sitelerin yağma edilmesi,site halkının kılıçtan geçirilmesi ve ezici vergiler sadece bir başlangıçtı.
İnsanların boynu belli bir yöntemle vurulurdu.
Kesilmiş insan başları ve insan derileri kral sarayının duvarlarını süslerdi.
Her savaştan sonra binlerce savaş esiri ateşe atılır veya diri diri duvarlara gömülür ya da kazığa oturtulurdu.
İnsanların öldürülmeden önce derilerinin yüzülmesi de olağan uygulamalarıydı.
Köylülerin bilekleri,dudakları ve dilleri kesilirdi.
Bir keresinde düşman kralı Ninova’ya getirilmiş,çenesi bir köpek zincirine bağlanarak sokaklarda sürüklenerek öldürülmüştü.
Asur’luların amacı düşman toplumların büyük ölçüde kökünü kazımak ve sağ kalanların intikam alma olanağını yok etmekti.
Bunun için ölümden kurtulmuş olanlar yığınlar halinde yurtlarının dışına sürülürdü.
Asur kralı Asurbanipal kendinden önceki bütün krallardan daha kültürlü,daha hoşgörülü ve bağışlayıcı olmakla birlikte MÖ.666 yılında Mısır’ı yağma edip halkı kılıçtan geçirdi.
Köyler yakılıp yıkılır,yerle bir edilir,ağaçlar kesilip devrilirdi.
Bir başkaldırma olursa kral,o bölgenin bu kez olduğu gibi yok edilmesini emrederdi.
*
Asur’lulara karşı özgürlüklerine kavuşma hareketi Med’lerde başladı.
Dejones haraç ve vergilerini öderken halkı gizlice örgütlüyordu.
Daha sonra General Keyaksar bu çabaya devam etti.
Halkı örgütlediği gibi ordusunu sabırla oluşturuyordu.
Kendisi Asur okullarında askeri eğitim aldığı için orduyu Asur usullerine göre hazırlıyordu.
General Keyaksar komutasındaki birlikler isyan ettikten sonra Asur ordularını üst üste yenmeye başladı.
Ancak Asur kralı İskit’lerden yardım istedi.
Bunun üzerine Keyaksar geri çekildi.
Ama kısa süre sonra Asurbanipal ölünce Asur’da iç karışıklık başladı.
General Keyaksar komşularından aldığı yardımla tekrar Asur’un üzerine yürüdü ve Ninova’yı kuşattı.
Yeni kral,ailesi ile birlikte kendini alevler içinde kalan sarayına attı.
MÖ.612 yılında Ninova yıkılıp ortadan kaldırıldı.
Yıkıntıları hiçkimse tarafından onarılmadı.
Bütün Asur devleti diğer halkların sevinç duyguları içinde yıkıldı.
Yenilen Asur halkı,birlikte varolmalarını sağlayacak özkültüre sahip olmadığı için dağıldı.
7  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Diğer / Kopernik (nicolaus Copernicus) : Temmuz,07/17/08, 2008, 10:59:33
Asıl ön adı Mikolaj,Latincede Nicolaus olan Kopernik 1473 yılında Polonya’da doğdu.Varlıklı bir tüccar olan babası, Kopernik 10 yaşında iken ölünce, eğitimini dayısı üstlendi.Krakow Üniversitesi’nden sonra 1497 yılında Bologna Üniversitesi’ne girdi.Burada matematik ve felsefe öğrenirken astronomiye de ilgi duyuyordu.
İlk gözlemi 9 Mart 1497 günü Aldebaran yıldızının Ay tarafından örtülmesi idi.
Aynı yıl Frombork kilise kuruluna seçildi.Böylece yaşamı boyunca sürecek olan mali güvenceye kavuşmuş oldu.1501 yılında İtalya’ya giderek  Padova Üniversitesi’nde hukuk ve tıp öğrenimi gördü.1503 yılında Ferrara Üniversitesi’nde kilise hukuku doktora çalışmasını tamamladı.Aynı yıl ülkesine döndü. 1512 yılından itibaren Frombork katedral kurulu temsilciliği görevine başladı.Ayrıca hekimlik te yapıyordu.
*
Kopernik 1497 yılından itibaren astronomi ile fiilen ilgilenmekteydi.Aslında yaptığı gözlem sayısı azdı.
Ama gerçekleştirdiği gözlemler Güneş,Ay ve gezegenlerin Yer’in çevresinde izledikleri öngörülen yörüngelerin temel bileşenlerini yeniden hesaplamaya yetecek sayıdaydı.1497-1529 yılları arasında yapmış olduğu 27 gözlemin sonuçlarını yayımladı.Yoğun astronomi araştırmalarının yanısıra daha pekçok çalışmalar da yapıyordu.Örneğin şairlerin şiirlerini Latinceye çeviriyor,para konusunu inceliyordu.
*
Kopernik,astronomi alanındaki çalışmalarında ilerledikçe,Ptolemaios’un evren modelinden kuşku duymaya başlamıştı.Zaten aynı kuşkuyu başka bilimadamları da dile getirmişlerdi.Kopernik,bu görüşlerden etkilendiğini yapıtlarında belitmiştir.
Ptolemaios’un evren modeli,eski Yunan filozoflarının görüşlerinin bileşimine dayanıyordu,ama kendi katkılarını da içeriyordu.Bu model yermerkezli,yani jeosantrik idi ve yörüngelerin çemberlerden oluştuğu görüşünü varsayıyordu.16.yüzyıla gelininceye değin Ptolemaios’un görüşleri astronomiye tümüyle egemendi.Öyle ki bir dinsel inanç biçimine dönüşmüştü.
Aslında filozoflar arasında evren merkezinin Yer değil Güneş olduğunu öne sürenler olmuştu,ama kabul görmemişti.
Ptolemaios, Güneş,Ay ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin gözlemlerin yermerkezli modele uygunluğunu sağlamak amacındaydı.Bunun için taşıyıcı çember ve ilmek kavramlarını ortaya atmıştı.Bu sistemde her gezegen ilmek olarak adlandırdığı bir çember üzerinde dolanıyordu.Bu çemberlerin merkezleri de taşıyıcı çember adını verdiği büyük bir çember üzerinde hareket ediyordu.
Ptolemaios’un sistemi,gezegenlerin gözlenen hareketlerinde ortaya çıkan düzensizlikleri açıklayabilmek için onun zamanında gerekliydi.Nitekim bu sistem 16.yüzyıla gelininceye değin gözlenen olguları açıklayabilmiş ve astronomlara gök olaylarını önceden haber vermeyi sağlamıştı.Ama  yüzyıllar geçtikçe daha duyarlı gözlemler yapılmaya başlanmıştı.Artık gökcisimlerinin gelecekteki konumlarının bu modele göre hesaplanması giderek güçleşmişti.
*
Kopernik,çok sayıda ve dışmerkezli çemberlerden oluşan bu karmaşık Ptolemaios sistemine göre daha sade bir sistem düşünüyordu.Yer’in hareketli olduğu varsayımından yola çıktı.Gezegenlerin çembersel yörüngeler üzerinde düzgün olarak hareket ettiklerini kabul etti.Yıllar süren matematiksel hesaplar sonucu yeni modelini oluşturdu.Ama görüşlerini hemen yayımlamadı.1510-1514 yılları arasında hazırladığı ve sadece yakın dostlarına dağıttığı el yazması incelemede Güneş’in gezegenler sisteminin merkezinde yer aldığını ve durağan olduğunu belirtiyordu.
Yıldızların görünürdeki günlük hareketlerinin,Güneş’in yıllık hareketinin  ve gezegenlerin görünürdeki geri hareketlerinin Yer’in ekseni çevresindeki günlük dönüşü ile Güneş çevresindeki yıllık dolanımından kaynaklandığını söylüyordu.Kopernik,günmerkezli sistem üzerindeki çalışmalarını sonraki yıllarda da sürdürdü.1533 yılında Papa VII. Clemens bu görüşleri olumlu karşıladı.Ancak Martin Luther,Yer’in ayrıcalıklı konumuna son verdiği ve Kutsal Kitap’a ters düştüğü gerekçesi ile Kopernik’e karşı çıktı.
Kopernik uzun süre tereddüt etti.Yakın dostlarının ısrarları ile görüşlerini yayımlamayı kabul etti.Reform öncülerinin karşı çıkmaları sürse de kitap1543 yılında ‘Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine’ adıyla yayımlandı.
*
Kitabın basımına öncülük eden Andreas Osiander adındaki Lutherci din adamı aslında Güneş’in durağan,Yer’in hareketli oluşunu öne süren bir yapıtın şiddetle tepki göreceğini tahmin ediyordu.Bu nedenle imzasız olarak yazdığı önsözde,kitapta öne sürülen sistemin gerçekleri yansıtan bir kuramdan çok,gezegenlere ilişkin hesaplamaları kolaylaştıran bir varsayım olarak ele alınması gerektiğini belirtmişti.Oysa kitapta Kopernik ,günmerkezli sistemi evrenin gerçek modeli olarak kabul ettiğini açıkça anlatıyordu.
*
Kopernik’in ‘Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine’ adlı kitabı 6 bölümden oluşur.
Birinci bölümde bazı temel matematik kurallar yer alır.Yer’in durağan olduğu görüşüne karşı çıkar.
Yermerkezli sistemde diziliş şöyle idi:Yer,Ay,Merkür,Venüs,Güneş,Mars,Jupiter,Satürn.
Kopernik şu sıralamayı öngördü:Merkezde Güneş,Merkür,Venüs,çevresinde Ay olan Yer, Mars,Jupiter,Satürn.
İkinci bölümde yıldızların ve gezegenlerin görünürdeki hareketleri daha önce verilen matematik kuralları ile açıklanır.
Güneş’in görünürdeki hareketinin Yer’in hareketinden kaynaklandığı ortaya konur.
Üçüncü bölüm Yer’in hareketinin matematiksel açıklanması ile ilgilidir.
Diğer üç bölümde Ay’ın ve gezegenlerin hareketleri ele alınır.
*
Kopernik’in günmerkezli kuramı,Ay ve gezegen hareketlerini Ptolemaios’un sistemine oranla daha iyi açıklar.Ancak Kopernik,gezegenlerin çembersel yörüngeler üzerinde sabit hızla dolandıkları görüşünden vazgeçmemişti.Bu nedenle gözlem sonuçları ile model arasında uygunluk sağlamak için, Güneş’in yörüngelerin tam merkezinde yer almadığını kabul etmek zorunda kaldı.Bu model aynı nedenlerle karmaşık ilmekler sistemini de içeriyordu.
Ama Kopernik,gene de ortaya koyduğu sistemin daha estetik ve ilahi takdire daha uygun olduğuna inanıyordu.
*
Kopernik’in günmerkezli sistemi özgür düşünceli bilim adamlarınca benimsendi.Herşeyden önce bu model daha yetkindi ve aynı zamanda geleneksel inanışlardan kopuşun simgesiydi.O güne kadar Aristo’nun savunduğu Yer’in durağan olduğu görüşü ile Ptolemaios’un Yer’in evrenin merkezinde olduğu görüşü kilise tarafından dinsel bir dogma haline gelmişti.İleri görüşlü bilim adamları kilisenin bu tutumunun bilimsel gelişmeleri engellediğini görüyorlardı.
Kopernik’in kuramı evrene bakış açısında iki önemli değişikliğe yol açtı:
Birinci değişiklik evrenin boyutları ile ilgiliydi.Yıldızlar gökyüzünde hep aynı sabit konumlarda gözlenmekteydi.Oysa Yer,Güneş’in çevresinde dolanıyorsa,yıldızların konumlarında dönemsel küçük değişmeler olması gerekirdi.Kopernik,bu durumu,yıldızları taşıyan kürenin Yer’den çok uzakta oluşuyla açıkladı.Böylece günmerkezli sistem,evrenin daha önce sanıldığından çok daha büyük olduğu görüşüne yol açtı.
İkinci değişiklik,cisimlerin neden yere düştüklerini açıklıyordu.Aristo öğretisine göre cisimler,doğal konumları olan evrenin merkezine doğru düşerdi.
Günmerkezli sistem evrenin merkezinin Yer’in merkezi olmadığını ortaya koyunca düşme olgusu yeni bir açıklamayı gerektiriyordu.Bu açıklama 150 yıl sonra Newton’un evrensel kütleçekimi kavramı ile sonuçlandı.
*
Yerküre artık evrenin merkezi değildi.Normal bir gezegendi.Bir yaratılış simgesi değildi,öteki gezegenlere bir üstünlüğü de yoktu.Çevresindeki değişmez evrenin ortasında tek değişim merkezi de değildi.Artık insanoğlu geleneksel inançlar ve kalıplar sistemine karşı çıkmaya başlamıştı.
Kopernik 1543 yılında öldü.
8  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Matematik / Olasılık Hesapları İçin Yaptığım Uygulamalar : Temmuz,07/16/08, 2008, 03:34:09
Olasılık hesaplarını sınamak için 6 çeşit uygulama gerçekleştirdim.
Bu uygulamalarda araç olarak kullandığım zarları,5 yeni kuruştan biraz daha küçük minyatür plastik tavla pullarını,zarları içine koyduğum bardağı ve pulları içine koyduğum torba ile zarları üzerine fırlattığım masayı hiç değiştirmedim.
Zar atışlarında zarları bardak içine koyarken hiç bakmadım ve her seferinde bardağı hep çalkaladım.
Zarları masanın üzerine fırlatırken ilk önce karton bir duvara çarptırdım.
Pul çekilişlerinde 44 adet pul kullandım ve çektiğim pulları tekrar torbaya koymayı hiç unutmadım,her defasında torbayı iyice salladım.
Zar atılışlarında her iki zar aynı anda atıldığı için öncelik sıralaması yapmadım.Örneğin 2-3 ile 3-2 sonucunu aynı kabul ettim.
Her uygulamada 1 seans,50 zar atılışı veya pul çekilişinden oluştu.
Her bir uygulama 25 seanstan oluştu.Böylece her bir uygulama için ayrı ayrı 1250 zar atılışı ve pul çekilişi gerçekleştirdim.
Uygulama 10.5.2008 tarihinde başladı,17.6.2008 tarihinde bitti.
UYGULAMALAR
6-6 gelmesi için atılan zarlar
   Amaç:Zarların 6-6 gelmesi.
   Yöntem:1 seans 50 zar atılışı olmak üzere 25 seansta toplam 1250 atış.
   Sonuçlar:Toplam 35 kez 6-6 geldi.
Detay:
Seans sayısı    Kaçar kez 6-6 geldiği                     
          7----------------0
          6----------------1
          7----------------2
          5----------------3
Toplam :25 seans,35 kez 6-6 
Çift gelen zarlar
   Amaç:Atılan zarların 1-1, 2-2, 3-3, 4-4, 5-5, 6-6 gelmesi.
   Yöntem: 1 seans 50 zar atılışı olmak üzere 25 seansta toplam 1250 atış.
   Sonuçlar:Toplam 200 kez çift zar geldi.
Seans sayısı    Kaçar kez çift zar geldiği                     
          1----------------3
          1----------------4
          5----------------5
          1----------------6
          5----------------7 
          1----------------8
          2----------------9
          1----------------10
          6----------------11
          1----------------12
          1----------------13
Toplam 25 seans,200 kez çift zar.
Detay:
1-1    :36 kez geldi.
2-2    :30 kez geldi.
3-3  :32 kez geldi.
4-4  :32 kez geldi.
5-5  :43 kez geldi.
6-6  :27 kez geldi.
Gelmesi istenen zarlar
   Amaç:Aklımdan geçen zarları atmak.
   Yöntem: 1 seans 50 zar atılışı olmak üzere 25 seansta toplam 1250 atış.
                           Her seansta 1-1, 1-2 ile başlayıp 6-6 ile sona eren 21 ihtimali 2 kez rastgele sıraladım.8 ihtimali de rastgele ilave ettim.
   Sonuçlar: Toplam olarak 59 kez aklımdan geçen zarlar geldi.
Detay:
Aklımdan geçen zarlar     Kaç kez geldiği
          1-1--------------------------2
          1-2 (veya 2-1)------------4 
          1-3 (veya 3-1 )-----------5 
          1-4 (veya 4-1)------------1   
          1-5 (veya 5-1)------------5 
          1-6 (veya 6-1)------------4
          2-2--------------------------1
          2-3 (veya 3-2)------------3   
          2-4 (veya 4-2)------------3
          2-5 (veya 5-2)------------5
          2-6 (veya )6-2------------1   
          3-3--------------------------3
          3-4 (veya 4-3)------------2
          3-5 (veya 5-3)------------5   
          3-6 (veya 6-3)------------3
          4-4--------------------------2
          4-5 (veya 5-4)------------1
          4-6 (veya 6-4)------------3
          5-5--------------------------2   
          5-6 (veya 6-5)------------2
          6-6--------------------------2
Toplam 25 seans,59 kez gelmesi istenen zar.
Gelen zarlar
   Amaç:Atılan zarların ne olduğunu gözlemlemek.
   Yöntem: 1 seans 50 zar atılışı olmak üzere 25 seansta toplam 1250 atış.
   Sonuçlar:
        Gelen zarlar…..    Kaç kez geldiği
               1-1------------------39
               1-2 (Veya 2-1)----61
               1-3 (Veya 3-1)----76
               1-4 (Veya 4-1)----68
               1-5 (Veya 5-1)----62
               1-6 (Veya 6-1)----62
               2-2------------------27
               2-3 (Veya 3-2)----67
               2-4 (Veya 4-2)----75
               2-5 (Veya 5-2)----77
               2-6 (Veya 6-2)----80
               3-3------------------37
               3-4 (Veya 4-3)----56
               3-5 (Veya 5-3)----75
               3-6 (Veya 6-3)----70
               4-4------------------40
               4-5 (Veya 5-4)----76
               4-6 (Veya 6-4)----73
               5-5------------------43
               5-6 (Veya 6-5)----61
               6-6------------------25
Toplam:25 seans,1250 sonuç.
Belirli bir pulun gelmesi
   Amaç:İşaretli pulun gelmesi.
   Yöntem: 1 seans 50 çekiliş olmak üzere 25 seansta toplam 1250 çekiliş.
                           44 puldan birisinin işaretlenmesi.
   Sonuçlar:Toplam 1250 çekilişte 31 kez işaretli taş bulundu.
Detay:
Çekiliş sayısı Kaçar kez işaretli taş çekildiği
7----------------0
9----------------1
6----------------2
2----------------3
1----------------4
Toplam 25 seans,31 kez işaretli taş
   Yorum:Toplam 1250 kredi puanı ile oyuna başladığımı,bulunan herbir işaretli taş için 50 puan kazanacağımı düşünürsek 300 puan kazançlı çıkmış olurum.
Çekilen pulların renk sıralaması.
   Amaç:Birbiri peşisıra çekilen pulların kırmızı mı sarı mı geldiği.
   Yöntem  : 1 seans 50 çekiliş olmak üzere 25 seansta toplam 1250 çekiliş.
                             22 adet kırmızı 22 adet sarı pul kullanıldı.
   Sonuçlar: 635 kez kırmızı, 615 kez sarı taş çekildi.
Detay:
Seans sırası Kaçar kez kırmızı ve sarı çekildiği
     1----------------24,26
     2----------------26,24
     3----------------27,23
     4----------------32,18
     5----------------22,28
     6----------------22,28
     7----------------23,27
     8----------------26,24
     9----------------29,21
     10--------------26,24
     11--------------20,30
     12--------------27,23
     13--------------26,24
     14--------------30,20
     15--------------26,24
     16--------------29,21 
     17--------------19,31   
     18--------------26,24
     19--------------19,31
     20--------------30,20
     21--------------25,25
     22--------------19,31
     23--------------31,19
     24--------------26,24 
     25--------------25,25
Toplam:25 seans,1250 taş çekilişi.
   Yorum:Eşit şans oranı (1/2) hemen hemen gerçekleşmiş oldu.
9  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Felsefe / Farklı Düşünme Süreci : Haziran,06/16/08, 2008, 09:40:11
Aynı ortam içinde büyümüş,aynı çevre ile ilişkide bulunmuş ve aynı kaynaklardan bilgi edinmiş iki kişinin dünya görüşü niçin farklıdır?
Dünya görüşü,dış dünyaya ait kavramlar ve görüşler sistemidir.Çevremizdeki dünya hakkında birtakım fikirlerimiz veya görüşlerimiz vardır.Bu fikir veya görüşlerimiz felsefe,sosyal hayat,politika,ahlak,sanat,bilim ve bunlar gibi konular hakkındadır,hepsinin toplamı dünya görüşümüzü oluşturur.Ancak dünya görüşümüzün asıl omurgasını felsefi görüşlerimiz kapsar.
Dünya görüşü,insanların bilgisinin belli bir tarihsel aşamadaki düzeyine ve sosyal sisteme dayanır.Çevresindeki realite karşısında insanın tavrını tayin eder.Her türlü eylemine yol gösterir.
Dünya görüşümüzü belirleyen bir diğer olgu ise ‘algı’dır.Algıyı,dış dünyanın bilinçteki yansısı olarak tanımlayabiliriz.
Algıyı tanımlarken objektif dünyayı ele alırız ve  bu dünyanın duyu organlarımız üzerinde yaptığı etkiyle nesnenin bilincimizde beliren yansımasını belirtiriz.
Algılar,hepimizin çevremizle olan ilişkilerimizdeki tecrübelerimizle edindiğimiz duyumlardan meydana gelir.
Objektif dünyanın doğru şekilde algılanması,dış objenin yapısı ile bu objenin zihinde meydana gelen imajının yapısı arasında uygunluk bulunması demektir.
Algının bilme sürecindeki ilk görevi,objelerin içeriğini ortaya koymamakla beraber genel kavramların temelini oluşturmasıdır.Örneğin insan,hayvan veya bitki derken,bu nesnelerin içeriğini tam tarif etmeden onları genel bir kavram olarak düşünürüz.
Algının bilme sürecindeki ikinci görevi,bilimsel kavramların oluşumunda ana malzemeyi sağlamasıdır.
Aynı kentte doğup büyümüş,aynı sosyal sınıfta,dolayısı ile aynı ekonomik seviyede olan,aynı eğitimi alan iki kişinin dış dünyayı algılamalarına veya dünya görüşlerindeki farklılıklara giden yoldaki kavşağı oluşturan özellikler nelerdir?
Aynı ortam içinde büyümüş,aynı çevre ile ilişkide bulunmuş ve aynı kaynaklardan bilgi edinmiş iki kişinin mutlaka farklı algılama etkenleri vardır.
Her şeyden önce bilgi edindikleri kaynakların farklı yorumlarını okumuşlardır.
İlişkide bulundukları kişilerin değişik fikirlerini dinlemişlerdir.
Birisinin okuduğu kaynak veya kişilerden edindiği fikirlerin gösterdiği gerçek ile diğerinin okuduğu kaynak veya kişilerden edindiği fikirlerin gösterdiği gerçek edindikleri dünya görüşünün farklılığını oluşturur.
10  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Genel / Giyotin Ayırım Yapmaz : Mayıs,05/20/08, 2008, 03:53:59
8 Mayıs 1794 günü akşamüstü Antoine-Laurent Lavoisier,27 kişi ile beraber at arabası üzerinde giyotinle idam edilmek üzere Paris’in o günkü adıyla Devrim Meydanı’na götürülüyordu.Mahkemeleri biraz önce sonuçlanmıştı. O zamanlar temyiz,itiraz gibi şeyler sözkonusu değildi ve kararlar hemen uygulanıyordu. Hepsinin elleri arkalarında bağlıydı.
Lavoisier’in neler düşündüğünü bilemeyiz.Ama devrim önderlerinin her kararını gönülden desteklediğini sanmıyorum.Babası yıllar önce aile için soyluluk ünvanı satın almıştı.Eğer 51 yıl süren yaşamında ne gibi hatalar yaptığını düşünmüşse,Jean-Paul Marat’ın 1780 yılında akademiye sunduğu yanma kuramını reddettiği aklına gelmiş miydi? Marat,o tarihte akademiye kendi icadı olan bir buluşu sunmuştu.Bu buluş ilkel bir kızılötesi dürbündü.Bunun sayesinde bir mum alevinden yükselen titrek ısıyı görmenin mümkün olduğunu ileri sürmüştü.Lavoisier,işte bu teklifi geri çevirmişti.Zira ısı dalgaları kesin olarak ölçülemezdi.Genç Marat’ın kuramı gerçekten yanlıştı.Ama Marat bu olayı asla unutmamıştı.
Giyotine yaklaşırken az önce bitmiş olan mahkemede bilim adamı olmasının ve kimya dalında büyük atılımlar gerçekleştirdiği halde bu ününün hiç dikkate alınmadığını, ölüm cezasına engel olmadığını şaşkınlıkla karşılamış olmalı.
Devrimden önce halkın hislerini duymayacak kadar sağır mıydı?Nitekim Ferme Generale denilen,hükümet adına vergi toplayan bir kuruluştan hisse satın almıştı.Bu kurumun hiç te adil olmadığı herkesçe biliniyordu.Bu yetmiyormuş gibi Paris’i kuşatan bir duvar ördürmüştü.Pek çok giriş kapısı olan,girip çıkan kişileri denetleyen bu duvara karşı halkın nefretini görememiş miydi?
Gerçi kendisi reformcu ve liberal görüşlü biriydi.Devrimden hemen sonra Etats-generaux toplandığında yedek halk temsilcisi seçilmişti.Meclis tüzüğünü hazırlayıp,Paris Komünü’ne de seçilmiş ve 1789 Derneği’ne katılmıştı.Devletteki görevleri artıyordu.Hazinenin yönetiminde çalışmalarda bulunup mali durum ve tarımla ilgili planlar geliştiriyordu.Ancak Ferme Generale’de hissedar olması ve Paris Duvarı unutulmamıştı.Ülkesine yaptığı hizmetler yanında dünyaca tanınmış bilimadamı olmasına rağmen halkın nefreti sürüyordu.Radikal basın onun aleyhine saldırısını arttırmıştı.Marat,öldürülünceye kadar Ulusal Meclis’in etkili liderlerinden biriydi ve Lavoisier’ın asılması gerektiğini her yerde söylüyordu. 
1791 yılında Ferme Generale kapatılmış,Lavoisier barut fabrikalarındaki görevinden alınmıştı.Cephanelikteki evinden ve laboratuvarından çıkarılmıştı.1793 yılında Terör dönemi en yüksek seviyeye ulaşınca,kasım ayında Ferme Generale’nin yöneticileri ile birlikte Lavoisier de tutuklanmıştı.Kayınpederi de tutuklananlar arasındaydı.Biraz önce biten mahkeme heyeti ile juri arasında bir berber,bir arabacı ve bir kuyumcu gibi çeşitli meslekten kişiler vardı.İddianamede sanıkların bulundukları mevkiyi kullanarak kazanç sağladıkları ileri sürüldü.Duruşma sırasında onun bilim adamlığı söz konusu edildi,ama kısa bir süre için.Duruşma boyunca bir daha Lavoisier özellikle söz konusu edilmedi.Suçlama yöneticilerin hepsineydi.
Kendisinin sonunu getiren o dönemde  iktidarda olan Robespierre ve arkadaşlarının sadece 2,5 ay sonra aynı meydanda idam edileceklerini bilse içi biraz rahatlar mıydı?Ama büyük bir ihtimalle çok küçük yaşta iken evlendiği genç karısı Marie Anne’nin 11 yıl sonra Benjamin Thompson’la evleneceğini bilse ölüme daha da buruk halde giderdi.
Her insan gibi onun içinde de fırtınalar kopmuş olmalı.Herhalde araba giyotinin kurulduğu alana yaklaştıkça ölümün kaçınılamayacak derecede yakın olduğunun iyice bilincine varmıştır.Düşünmek için kalan kısacık zaman içinde aklına gelen son şeyler nelerdi?Veya belki de artık hiçbir şey düşünecek halde değildi.
Kısa süre sonra giyotinin kurulduğu meydana ulaşıldı.Mahkumlar arabadan indirildi.Hemen infaz işlemi başladı.
Giyotin ayırım yapmıyordu.O,en serseri kişilerden kral ve kraliçeye uzanan geniş sosyal sınıflardan pekçok kafayı kesmişti.Şimdi, o günlerin bilim dünyasının en ünlü kişisi olan kendisi için de ayırım yapmayacaktı.
Üçüncü kişi olan kayınpederinin başı kesilince sıra kendisine geldi.Onun da başı kesildikten sonra diğerlerinin infazı hızla tamamlandı.Hepsinin cesedi toplu bir mezara atıldı.
11  KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Genel / Kölelere Yapılan Değişik Bir Uygulama : Mayıs,05/15/08, 2008, 02:56:05
Andre Ribard’ın ‘İnsanlığın Tarihi’ adlı kitabını okurken şu cümle dikkatimi çekti:
‘Ukrayna’da İskitler toprak emekçileri,ırgat haline gelmişlerdi:köleler toprağı işlerlerdi ve süt sağmakta kullanılanların gözleri kör edilirdi.’
Yazar bu cümlesi için başka bir açıklama yapmamış ve herhangi bir kaynak göstermemiş..Başlangıcından 1970’li yıllara dek ele aldığı dünya tarihi içinde o dönemdeki süt sağıcılarının maruz kaldığı bu eylem için elinde bir ipucu olmalı.O zaman bu yöntemi uygulayanların amacını anlamaya çalıştım,ama cevabını bulamadım.Kölelerin süt çalmasını mı önlemek istiyorlardı?Süte kutsal bir değer biçmişlerdi de kölelerin onu görmemesini mi istiyorlardı?Cevabı ne olursa olsun bugün için bizim bilemeyeceğimiz,ama o günlerin gerçeklerini yansıtan açıklamalar olmalı.Zira ekonomik şartların ve sosyal olguların değiştiği uzun tarihi süreçte geriye baktığımızda cevabını henüz bulamadığımız daha pekçok soru vardır.
12  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Diğer / Bazı Bilimadamlarının İlginç Özellikleri : Nisan,04/02/08, 2008, 03:37:18
Bilimadamları da hepimiz gibi insanlardır.Onların da zaafları,aşırı davranışları ve bir takım saplantıları olabilir.Bu özelliklerin çoğu bize garip görünebilir. Aslında bunların hepsi normaldir.Zira onlar kendi konularında çok farklı olsalar da sonuçta bize benzerler.Almış olduğum notlarda bana ilginç gelenlerin birkaçını paylaşmak istiyorum.
*
Carolus Linnaeus,kendisini aşırı derecede üstün gören bir kişiliğe sahipti.Övünmeyi o kadar ileri götürmüştü ki,dünyaya o güne dek kendisinden daha büyük botanikçinin gelmediğini ileri sürmüştü.Bulduğu sınıflandırma sisteminin,bilim dünyasının en büyük başarısı olduğunu sık sık açıklıyordu.Onun bu gibi övünmelerine şüpheyle bakan kişileri affetmez,adlarını zararlı otlara vereceğini söylerdi.Linnaeus’un  bir diğer aşırı özelliği ise sekse olan yoğun ilgisiydi.Bazı çiftkabuklular ile dişilerin cinsel organları arasındaki benzerlik onun ilgisini çok çekiyordu.Bir midye türünün  belli bölümlerine vulva,labia, pubes,anüs ve himen gibi isimler vermişti.Bitkileri sınıflandırmasını üreme organlarının doğasına göre yapmıştı.Bir de bu bitkilere aşırı seviyede insanlara özgü cilveler yakıştırmıştı.Çiçekler ve çiçek davranışları için yaptığı açıklamalarda  ‘rastgele cinsel ilişki’,’kısır metres’ ve gerdek yatağı’ gibi benzetmeler yapardı.Bu durumda elbette birçok kişi kendisini yadırgıyordu.
*
Benjamin Thompson’un yaşamı boyunca edindiği unvan ve yaptığı görevlerin listesi hayli uzundur.Sosyal yaşamında kont ve sir ünvanları aldığı gibi devlet adamlığı ve askerlik yapmış,bu arada bilim tarihine adını da yazdırmıştır.1772 yılında,zengin bir dul olan Sarah Walker ile evlendi.New Hampshire’de bugün Concord olarak adlandırılan Rumford’a yerleşti.Henüz 19 yaşındaydı ve karısı kendisinden 14 yaş büyüktü.O tarihlerde yürütülen bağımsızlık savaşında İngiltere kralına bağlı kalanlardan biri oldu ve İngiliz yönetimine sadık kaldı.Üstelik İngiltere hesabına casusluk yaptı.1776 yılında,hürriyet davasına kayıtsız durduğu gerekçesi ileri sürülerek tutuklanma tehlikesi ile karşı karşıya kalınca ailesini geride bırakarak İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı.
1805 yılında Fransa’da iken Lavoisier’in dul eşi ile evlendi.Ancak bu evlilik yürümedi.Boşandıktan sonra Fransa’da yaşamaya devam etti.
*
Edmond Halley,günümüzde,adının verildiği kuyrukluyıldız nedeni ile anımsanır.Oysa bu kuyrukluyıldızı kendisi keşfetmemişti.1682 yılında gördüğü bu cismin 1456,1531 ve 1607 yıllarında başkaları tarafından görülmüş olan kuyrukluyıldızla aynı olduğunu anladı.Onun yörüngesini hesapladı.Bu gök cismi
1758 yılına kadar,yani ölümünden 16 yıl sonrasına kadar henüz adlandırılmamıştı. Halley gerçekten çok yönlü bir bilimadamı idi Gezegenimizin tarihlendirilmesi konusundaki ilk ciddi önerilerden birisini yaptı.Dünya denizlerindeki toplam tuz miktarının,her yıl eklenen tuz miktarına bölünmesi ile elde edilecek sayının okyanusların yaşını ortaya çıkaracağını ileri sürmüştü.Böylece Yerküre’nin yaşı konusunda kabaca bir fikir edinebilirdik.Ancak o tarihlerde ne denizlerde ne kadar tuz olduğu,ne de her yıl eklenen tuz miktarını bilen yoktu.Böyle bir araştırma yapma olanağı da yoktu.Gemi kaptanlığı,kartograflık ve darphanade kontrolörlük gibi işleri yaptığı gibi derin deniz dalgıç hücresi gibi icatları da vardı.Geniş ilgi alanına afyonun etkileri bile girdiği gibi balıkları dört mevsim taze tutmaya yarayan metot da geliştirmişti.
*
Edwin Powel Hubble, Chicago Üniversite’sinde okurken matematik ve astronomi konusunda lisans derecesi aldı.Bu yıllarda iyi bir boksör olarak tanınıyordu.Ayrıca atletizmin pekçok dalıyla da ilgiliydi.Öğrenimini tamamladıktan sonra İngiltere’ye gitti.Oxford Üniversite’sinde hukuk öğrenimine başladı.İngiltere’de üç yıl kalıp döndükten sonra 1913’te avukatlık yaptı.Ancak bu işten kısa süre sonra vazgeçti.Lisede öğretmenlik ve basketbol koçluğu gibi uğraşılarda bulundu.Ama kısa bir süre sonra hepsinden bıktı.Gene astronomiye döndü.Çalışma yeri Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’ydi.
*
Alçakgönüllü bilimadamları için bir örnek: Vardığı sonuçlara düşünerek ulaşan Einstein,herkes tarafından merak edilen bir kişiydi.Bir gün şair Paul Valery,fikirlerini kaydetmek için bir defter tutup tutmadığını sorunca biraz şaşırmış.’Hiç lüzum yok ki’ diye cevap vermiş.’Aklıma nadiren bir fikir gelir’
Diğer bir örnek: Dalton özel yaşamında da Quaker’ların mütevazi davranış kurallarını uyguluyordu. 1826 yılında bir Fransız kimyacı onunla tanışmak için Manchester’e geldi.Ünü bu kadar yaygın olan Dalton’u büyük bir enstitü binasında bulacağını sanmıştı.Sora sora şehrin arka sokaklarından birinde bulunduğunu öğrendi. Oraya varınca küçük çocuklara temel aritmetik dersleri verdiğini gördü.Oldukça şaşırıp Bay Dalton’la mı karşı karşıya olduğunu sordu.Zira aritmetiğin ilk 4 kuralını küçük bir çocuğa öğreten bu kişinin Avrupa’da nam salan kimyacı olduğuna inanamıyordu.Ama Dalton,aradığı kişinin kendisi olduğunu söyledi. Küçük çocuğun aritmetiğini düzeltinceye kadar biraz oturmasını rica etti.
*
1800’lü yılların başında İngiltere’de güldürücü gaz olarak bilinen diazot monoksit kullanımı oldukça yaygınlaşmıştı.İnsanlara son derece keyifli bir sarhoşluk duygusu verdiğinden herkes bu gazı solumak için fırsat kolluyordu.Nitekim 50 yıl boyunca özellikle gençler,uyuşturucu olarak diazot monoksit kullandı. Tiyatrolarda gönüllüler sıkı nefesler çekip neşeleniyorlar ve komik sendeleyişlerle izleyenleri eğlendiriyorlardı.Bu gaz ancak 1846 yılından sonra anestezik olarak kullanılmaya başlandı.İşte diazot monoksit gazının neşe veren sarhoşluğuna kendini kaptıranlardan birisi de Humphry Davy oldu.Ama aynı zamanda bu gazın herhangi bir hastalığa neden olup olmadığını da sınıyordu. Amonyak ile azotun asit ve oksit bileşiklerinin bileşimini inceledi.Bilim ve edebiyat çevresindeki dostlarını, diazot monoksitin solunum etkilerini bilim dünyasına açıklamaları için ikna etti.Bu arada hidrojen ve karbon monoksitten oluşan ve çoğu kez yakıt olarak ta kullanılan su gazını deneme amacıyla solurken neredeyse yaşamını yitiriyordu.
*
Othniel Charles Marsh ve Edward Drinker Cope,özellikle fosil konusunda uzmanlaşmış kişilerdi. Her iki bilim adamının ortak yönleri fazlaydı.İkisi de şımartılmış,hırslı,bencil,kavgacı,kıskanç,güvensiz ve mutsuz kişilerdi.Başlangıçta birbirlerine hayranlık duyuyorlardı.Çok iyi dostluk kurmuşlardı.Öyle ki fosil örneklerine birbirlerinin adını veriyorlardı.1868 yılında bugün bile bilinmeyen nedenlerle araları bozuldu.Aradan daha bir yıl geçmeden birbirlerine olan nefreti o kadar arttı ki sonraki 30 yıl boyunca bitmeyecekti.İlk 10 yıl karşılıklı nefretleri sessiz bir savaş gibiydi.Ama 1877 yılında olayların boyutu büyüdü.O yıl,Arthur Lakes adlı bir öğretmen, arkadaşı ile kırlarda yürüyüş yaparlarken Morrison civarında birtakım kemikler buldu.Kemiklerin dev bir ‘keler’e ait olduğunu anladı.Bu kemiklerin bir kısmını Marsh’a,bir kısmını ise Cope’a gönderdi.Çok memnun olan Cope, Arthur Lakes’e 100 dolar yolladı ve bu keşfinden özellikle Marsh’a bahsetmemesini istedi.Zor durumda kalan Arthur Lakes, Marsh’a başvurdu ve elindeki kemikleri Cope’a göndermesini rica etti. Marsh istenileni yaptı ama bu olayı hayatı boyunca unutmadı.Bu olay ikisi arasında sürmekte olan savaşı daha sert hale getirdi.Bazen emirlerindeki kazıcı ekiplerini birbirlerine taşlatıyorlardı.Bir gün Cope,Marsh’a ait sandıkları açmaya çalışırken yakalanmıştı.Her ikisi de yazmış oldukları yazılarında birbirlerine hakaret ediyorlardı.Her biri diğerinin bilimsel başarısını küçümsüyordu.Aslında bu durum çok ilginç bir sonuç veriyordu.İki  araştırıcının birbirlerine olan nefreti çalışmalarını hızlandırmıştı.Onların bu rekabeti sayesinde,Amerika’da yaşadığı bilinen dinozor türlerinin sayısı 9’dan 150’ye çıkmıştı.Hemen hemen her dinozor,bu ikisinden biri tarafından bulunmuştur. Bazen hırslarına o denli kapılıyorlardı ki,zaten bilinen bir şeyi yeniden keşfediyorlardı.Artık yapmış oldukları sınıflandırma karmakarışık hale gelmişti.Bu işin düzene sokulması yıllarca sürmüştür.
*
William Thomson(Lord Kelvin),soğuma olayını Yerküre’in yaşının belirlenmesine uygulamak istiyordu.Yerküre’in Güneş’ten koptuğunda onunla aynı sıcaklıkta olduğunu ve sürekli soğuduğunu varsayıyordu.1862 yılında Yerküre’in yaşının 200 milyon yıldan fazla olamayacağını hesapladı.Kesin olarak 98 milyon yıl olduğunu söyledi.Zaman içinde yeni yeni rakamlar öne sürdü.1897 yılındaki tahmini 24 milyon yıldı.1899 yılında bu sürenin 20-40 milyon yıl arasında olduğunu ileri sürdü.Oysa jeolojik bulgular bu sürenin 200 milyon yıldan çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştu.Bu konuda kesin bir rakam önerememesi, Yerküre’in gerçek yaşının çok ötesinde tahminler yapması o günlerin bilim dünyası içinde normaldi.Zira henüz radyoaktivite olayı bilinmiyordu. Yerküre’in Güneş’ten bağımsız bir ısı kaynağına sahip olduğu anlaşılmamıştı.En önemlisi,Güneş büyüklüğünde bir cismin en fazla birkaç on milyon yıldan uzun süre boyunca ve yakıtını tüketmeden nasıl yandığını açıklayacak bilgi yoktu.Herkes Güneş ve gezegenlerin genç olması gerektiğini düşünüyordu.Kelvin,yaşamı boyunca 600’den fazla bilimsel makale yazdı.69 tane patent sahibi oldu.Yaşamının son yıllarında fizikte ortaya çıkan yeniliklere ilgisiz kaldı.Hatta karşı çıktı.
*
Newton gerçekten tuhaf bir kişi idi.Yalnız yaşıyordu.Neşeli olduğunu,güldüğünü gören yoktu.Herkese şüpheyle bakıyordu.Dalgınlığı dillere destan olacak şekildeydi.Bazı sabahlar uyanınca eğer aklına bir fikir gelmişse saatlerce yataktan çıkmazdı.Üniversitede kendi laboratuvarında acaip deneyler yapıyordu.
Bir keresinde  sadece merak ettiği için bir çuvaldızı gözyuvasına sokmuştu.Niyeti gözle kemik arasında kalan bölgeye,yani gözün  arkasına dek ulaşmaktı.Mucize eseri bir şey olmadı.Ancak gözüne eziyet etmeye kararlı gibiydi.Nitekim bir gün,görüşünü nasıl etkileyeceğini anlamak için dayanabildiğince Güneş’e baktı.Tabii ki sonra karanlık bir odada günlerce kalmak zorunda kaldı. Ama bunların yanısıra üstün bir aklı vardı.Daha öğrenci iken,o günlerin matematiğini kısıtlayıcı olarak niteliyordu.Tamamen yeni bir biçim olan diferansiyel ve integral hesaplarını buldu.Garip huyları gençliğinde de olduğu için bu hesaplarından 27 yıl kimseye bahsetmedi.Aynı şekilde optik alanında ışığı incelemiş,spektroskopi biliminin temellerini atmıştı.Ancak bulduğu sonuçları 30 yıl açıklamadı.Nedeni,bazı kişilere olan küskünlüğü idi.  Özel ilgisinin sadece bir kısmı gerçek bilimle ilgili olmuştu.Hayatı boyunca çalışmaya harcadığı zamanın yarısı simya ve dinsel uğraşlardı.Üstelik bu konuları içtenlikle ele almıştı.Ariusçuluk denilen son derece sapkın bir mezhebin gizli üyesi idi.İsa’nın ne zaman geri geleceğini,kıyametin ne zaman kopacağını inceledi.Bu konularla ilgili matematiksel ipuçları yakalamaya çalışıyordu.Hz.Süleyman’ın Kudüs’teki kayıp tapınağının zemin planını yıllarca inceledi.Orijinal metinleri daha iyi tarayabilmek için kendi kendisine İbranice öğrenmişti.Aynı coşkulu çalışmasını simyada da sürdürdü.
1936 yılında ünlü ekonomist J.M.Keynes, Newton’a ait not dolu bir sandığın sahibi oldu.Açık arttırma ile satın aldığı bu sandığı merakla açtı.Ancak notlarda optik ve gezegen hareketlerine ilişkin bilgiler yoktu.Adi metallerin kıymetli metallere çevrilmesine yönelik çalışmalar vardı.Üstelik bu yazılar kararlı bir arayış yansıtan uslupla yazılmıştı.Zaten bu durum 1970’li yıllarda kanıtlandı.Newton’un saç teli üzerinde analiz yapıldı.Üzerinde doğal seviyenin 40 misli yoğunlukta civa bulundu.Civa, simyacıların en çok incelediği bir elementtir.
*
James Hutton,yeni kayaçları ve kıtaları yaratıp,sıradağları yerden yükselten nedenin Yerküre’nin içindeki ısı olduğu sonucuna varmıştı.1785 yılında birörneklilik ilkesini geliştirdi.Birörneklilik ilkesine göre,yer yüzeyi biçimleri,jeolojik çağlarda gerçekleşen uzun fiziksel,kimyasal ve biyolojik süreçlerin sonucunda oluşur.Yağmur,akarsu,gelgit ve yanardağ gibi doğal süreçlerin Yer’in gelişimi üzerindeki etkisine ilişkin olarak yıllarca sürdürdüğü çalışmalarının,gözlemlerinin ve tartışmalarının sonuçlarını topladığı bu makalesini 7 Mart 1785 yılında Royal Society’de okudu.Ayrıca jeolojik olguların gözlenebilir jeolojik süreçlere dayanılarak açıklanabileceğini ileri sürüyordu.
Ancak J.Hutton yazılarını çok karmaşık bir dille kaleme alıyordu.Cümleleri çok uzundu,imla kurallarına hiç dikkat etmiyordu.Öyle ki bu yazıları okuyup anlamak hemen hemen olanaksızdı.Bu özellikteki yazısını okumaya başladığında toplantıya katılanların hiç ilgisini çekmedi.Hatta onun hangi konudan bahsettiğini bile anlamadılar.
*
Charles Lyell aşırı miyoptu.Hemen hemen tüm yaşamı boyunca gözlerini kısmaktan ötürü baş ağrıları çekti.Zaten son yıllarında görme duyusunu tamamen kaybetti.Diğer bir huyu da düşüncelerine odaklanmayı başaramadığı zaman eşyalar üzerinde garip pozisyonlara girmesiydi.Örneğin iki koltuğa birden uzanıyordu,veya başını koltuğun minderine yaslayıp ayağa kalkıyordu.Düşüncelere daldığı zaman ise oturduğu koltukta öyle aşağılara kayardı ki kaba etleri neredeyse yere değerdi.
*
19.yüzyılın başlarında bilimle ilgilenen ülkelerde,özellikle İngiltere’de maddi durumu elverişli bilim adamları fırsat buldukça kırsal bölgelere gidiyorlardı.Kılık ve kıyafetleri ise arazide iken bile tıpkı kentlerde olduğu gibiydi.Öyle ki Oxford profesörü Papaz William Buckland,saha araştırmalarına akademik cüppesi ile katılıyordu.
Papaz William Buckland,bilimsel konulara önemli katkılarda bulunmasına rağmen daha çok garip davranışları ile anımsanır.Özellikle vahşi hayvanlar koleksiyonu çok ünlüydü.Bazıları oldukça iri ve tehlikeli olan bu hayvanlar hem evinin içinde hem de bahçesinde serbestçe dolaşırlardı.Ayrıca doğada bulunan ve kendisinin eline geçirebildiği her hayvanın tadına bakmakla da ünlüydü.Herhangi birgün evine gelen konuğun,sofrada fırında pişmiş hintdomuzu,fareli börek,kızarmış kirpi ya da haşlanmış deniz salyangozu bulması mümkündü. Papaz William Buckland,bir tek köstepeği sevmiyordu.Bir diğer tutkusu fosilleşmiş dışkı idi.Koprolit denilen bu maddenin en önemli otoritesi idi ve bunları özel bir masa üzerinde sergiliyordu.
*
Henry Cavendish,1731 yılında Fransa’nın Nice şehrinde doğmuş bir İngiliz vatandaşıdır.Annesi ve babası tarafından büyükbabaları Devonshire ve Kent dükleri idi.1742 yılında Londra yakınlarında bulunan bir ilahiyat okuluna girdi.1749-1753 yılları arasında Cambridge Üniversitesi’nde bir koleje devam etti ise de İngiltere Kilisesi’ne bağlılık sözü vermekten kaçındığı için burayı bitiremedi.Babasının 1783 yılında ölümüne kadar onunla birlikte yaşadı.Baba-oğul oldukça sade bir yaşam sürdürüyorlar ve beraberce bilimsel araştırmalar yapıyorlardı. Henry Cavendish 40 yaşında iken kendisine miras kalan bir servet sonunda birdenbire zengin oldu.Bir başka bilimadamının deyişiyle,hem tüm bilginlerin en zengini,hem de tüm zenginlerin en bilgini durumuna gelmişti.
Zenginlik,yaşam tarzını fazla değiştirmedi.Harcamalarının çoğunu kitaplar ve bilimsel araçlar için yapıyordu.Evini büyük bir laboratuvara çevirmişti.
Zamanla büyük bir kitaplık kurdu ve burasını bilimadamlarının yararına sundu.Giyimine hiç özen göstermezdi.Bilimsel yeteneği çok kuvvetli idi.Ama çalışmaları fazla yaygınlık kazanmadı.1760 yılında Royal Society’e üye olarak kabul edildi.1766 yılında çeşitli gazların elde edilmesine ait makalelerden başlayarak yayımlamak amacı ile  yazdığı konular olduysa da,pek çok araştırmasının ayrıntılarını yayımlamadı.Son derecede ketum bir kişiydi.Bilimsel alanın pek çok konusunda yaptığı deneylerden ve öngördüğü tezlerinden bahsetmezdi.Oysa bu deney ve öngörüleri kendi zamanından en az yüz yıl ilerisindeydi.James Clerk Maxwell 19.yüzyılın sonlarında onun notlarını yayımlamasaydı,yaptıklarının büyük kısmından kimsenin haberi olmayacaktı.
Elektrik akımını ölçme olanağı olmadığı için kendi vucudunu ölçü aracı olarak kullanırdı.Akım şiddetini anlayabilmek amacıyla elektrotların uçlarını elleriyle tutuyor,elektrik şokunu parmaklarında mı,bileklerine kadar mı,yoksa dirseklerine kadar mı duyduğuna bakıyordu.
Henry Cavendish,çok aşırı derecede çekingendi.Herhangi bir insanla temas etmesi onun açısından büyük rahatsızlığa neden oluyordu.Bir gün kapısı çalınıp açtığında Avusturya’dan gelen bir hayranını karşısında bulmuştu..Gelen kişinin övgü dolu sözlerine birkaç dakika dayanabilmiş,hemen bahçeye kaçmıştı.Konutuna geri dönmeye ancak saatler sonra ikna edilebilmişti.Evin kahyası ile görüşmesi ancak mektuplaşarak mümkün oluyordu.İnsan içine çıkması sadece bilimsel toplantılarda gerçekleşiyordu.O da diğer konukların sıkıca uyarılmaları ile sağlanırdı.Kimse ona yaklaşmamalı,hatta bakmamalıydı.Eğer bir konu hakkındaki görüşlerini merak eden olursa,ona sanki tesadüfen rastlamış gibi yaklaşmalıydı.Tabii ki bu görüşme oldukça kısa sürerdi.
*
Max Planck,yaşantısı boyunca mutsuz olaylarla karşılaştı.Çok sevdiği ilk karısını 1909 yılında kaybetti.Büyük oğlu Karl,1916 yılında,Birinci Dünya Savaşı’nda cephede öldü.Çok bağlı olduğu ikiz kızları vardı.Biri doğum yaparken öldü.Hayatta kalan diğer kızı,kardeşinin bebeğini bakmak üzere aldı,ama eniştesine aşık oldu.Evlendiler ve iki sene sonra doğum yaparken o da öldü.1944 yılında Berlin’deki evi müttefik bombardımanları sırasında isabet aldı.Bütün notlarını,günlüklerini,kitaplarını ve belgelerini kaybetti. Aynı yıl,hayatta kalmış tek oğlu olan Erwin,Hitler’e karşı girişilen suikasta katıldığı gerekçesi ile kurşuna dizildi.İkinci Dünya savaşının bitmesinden sonra Göttingen’e yerleşen Max Planck,1947 yılında öldü.
*
Richard Owen,1824 yılında tıp eğitimi için Edinburg’a gitti.Anatomiye merakı aşırı derecedeydi.Sık sık yasakları çiğniyor,kadavralardan aldığı parçaları gizlice evine götürüyordu.Hem tip olarak hem de huy olarak insanlara sevimli gelmezdi.Herkes onun soğuk karakterli ve küstah davranışlı olduğunda hemfikirdi.Amacına ulaşmak için düşünmeksizin herşeyi yapacağından kuşku duyulmuyordu.Ancak anatomi alanındaki tartışma götürmez yeteneği tüm olumsuzluklarını perdeliyordu.Diğer taraftan R.Owen’ın neden olduğu problemler birbirinin peşisıra ortaya çıkıyordu.
Thomas Huxley 1857 yılında Churchill’s Medical Directory’in yeni baskısında bir şey fark etti.R.Owen’ın ismini rehberde görmüştü.Londra’daki Madencilik Okulu’nun Karşılaştırmalı Anatomi ve Fizyoloji Profesörü olarak görünüyordu.Oysa o mevkide Thomas Huxley’in kendisi bulunmaktaydı.Araştırınca bu bilginin yayıncılara R.Owen’ın ilettiğini öğrendi.
O günlerde Hugh Falconer adlı bir doğabilimci,heryerde şikayet edip duruyordu.Zira kendi keşiflerinden birini R.Owen sahiplenmişti.Bu tip iddialar sürekli ortalıkta dolaşıyordu.Birkaç kişi,kendi örneklerini R.Owen’a incelemesi için verdiklerini,ancak onun kendi çalışmalarını sahiplendiğini söylüyorlardı.En dikkat çekici olay ise bir hekimin başına gelenler oldu.Gideon Mantell uzun yıllar çalışarak çok sayıda fosil biriktirmiş ve kayıtlara geçirmişti.Ancak şanslı bir kişi değildi,işleri hep ters gitti.Zaman içinde karısını,çocuklarını,hekimliğini ve fosil kolleksiyonunu kaybetti.Zavallı adam Londra’ya taşınmıştı ki kısa bir süre sonra bir kaza geçirdi.Bir at arabası kendisine çarpınca,belinden sakatlandı.R.Owen sistemli bir çalışmayla Mantell’in katkılarını kayıtlardan sildi.Onun yıllar önce adlandırdığı türlere yeni isimler verdi ve keşifleri kendisi üstlendi.   
R.Owen’ın kuşkulu işlerinin sonu gelmiyordu.Royal Society’nin bir komitesi ,ki başkanı da R.Owen’di,ödül verecekti.Belemnit adlı nesli tükenmiş bir yumuşakça için yazılan bildiri birincilik kazanmıştı.Bu bildiriyi yazan R.Owen’di ve kendisine Kraliyet Madalyası verilmesi kararlaştırıldı.Oysa belemnit 4 yıl önce Chaning Pearce adındaki amatör bir doğabilimci tarafından keşfedilmişti.Üstelik bu keşfin bildirisi Jeoloji Derneği’nin bir toplantısında sunulmuştu.İşin ilginç tarafı o toplantıya R.Owen’ın kendisi de katılmıştı.Ama şimdi, Royal Society’e kendi bildirisi gibi sunuyordu.Bir de bu yaratığa kendi adını da veriyordu:Belemnites owenii.Durum ortaya çıkınca Kraliyet Madalyası gene de elinden alınmadı.
Bütün bu olayların intikamını Thomas Huxley aldı.Büyük gayretlerle, R.Owen’i Zooloji Derneği ve Royal Society’nin komitelerinden attırdı.İşte R.Owen’ın British Museum’da doğa bilimleri bölümlerinin yöneticiliğine geçmesi böyle oldu.Bu dönemdeki çalışmaları bilimin bulgularını halkın her kesimine sunmak için oldu.Nitekim 1880 yılında hizmete açılan Doğa Tarihi müzesi onun eseridir.1892 yılında öldü.
*
1761 tarihinde bilim dünyası Venüs geçişini gözlemlemeye hazırdı.Bilim adamları Sibirya’ya,Çin’e,Güney Afrika’ya,Endonezya’ya ve bunun gibi yüzü aşkın bölgeye doğru yola çıktılar.Fransa,İngiltere,İsveç,Rusya,İtalya,Almanya ve daha pek çok ülkeye mensup bilim adamları dünyanın dört bir tarafına gözlem için koşuyorlardı.Bu olayda dikkati çeken en önemli özellik,bilimsel bir çabanın tarihte ilk kez uluslar arası işbirliği ile yürütülmesidir.Ancak o dönemlerin şartları içinde hemen hemen her yerde pekçok sorun oluştu.
Savaşlar,hastalıklar,gemi kazaları ve bunlara benzer pekçok nedenlerle bilimadamlarının büyük kısmı yollarda kaldı.Hedefledikleri noktalara ulaşmayı başaranların da sorunları bitmemişti.Gözlem yapmaya yarayacak aletleri kırılmış veya iklim değişikliği nedeniyle bozulmuştu.
Jean Chappe adındaki Fransız gözlemci Sibirya’ya ulaşmak için aylarca yol gitti.Son derece kırılgan aletlerini her türlü sarsıntıdan korumak için özel bir çaba gösteriyordu.Fayton,gemi ve atlı kızaklar üzerinde geçen yolculuktan sonra nihayet Sibirya’ya ulaştı.Gözlem yapacağı noktaya varması için geçmesi gereken patika sular altında kalınca yoluna devam edemedi.Su baskınının nedeni,bahar yağmurlarının anormal oluşundan dolayı nehirlerin taşmasıydı. Jean Chappe hiç olmassa bulunduğu yerden gözlem yapabilmesi için aletlerini gökyüzüne çevirince, yerli halk sel felaketinden onu sorumlu tuttu.Bu insanlara göre o garip aletler ve o garip yabancı uğursuzluk getirmişti. Jean Chappe gözlem yapamadan kaçmak zorunda kaldı.
Bir diğer Fransız gözlemci Guillaume Le Gentil Venüs geçişini Hindistan’da gözlemlemek için bir yıl önce yola çıkmıştı.Ortaya çıkan birçok nedenden ötürü geçişin gerçekleşeceği gün,o hala denizdeydi.Sürekli sallanan gemi üzerinden gözlemde bulunması olanaksızdı.Ama 1769 yılında olacak diğer geçişi izlemek amacı ile yoluna devam etti.Hindistan’da bulunduğu 8 sene içinde gelişmiş bir gözlemevi kurdu.Aletlerini dikkatle hazırladı.Nihayet geçişin gerçekleşeceği gün olan 4 Haziran 1769 günü sabah uyandığında hava çok güzeldi.Ama Venüs geçişi başladığı sırada bir bulut kümesi tam da Güneş’in önünde durdu.Tam 3 saat 15 dakika boyunca yerinden kıpırdamadı. Le Gentil bir nebze olsun gözlem yapamamıştı.Buna rağmen büyük bir soğukkanlılık göstererek aletlerini topladı ve en yakın limana gitti.Bu sefer de yolda dizanteriye yakalandı.Dönüşü bir yıl gecikti.Tam 11,5 yıl sonra evine vardığında dertlerinin bitmemiş olduğunu gördü.Yokluğunda akrabaları ölümünü ilan etmiş ve malvarlığına el koymuşlardı.
13  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Psikoloji / Boyun Eğmek : Mart,03/31/08, 2008, 04:31:31
Desmond Morris,The Naked Ape (Çıplak Maymun) adlı yapıtında hayvanların kendi aralarındaki döğüşmeleri  iki sebepten birisine dayandırır:Ya toplumsal hiyerarşi içinde üstünlük kazanmak,ya da belirli bir toprak parçası üzerinde hak sahibi olmak için mücadele ederler.Bazı hayvan türleri için hiyerarşi önemli olurken toprak önemli değildir.Bazı hayvan türleri için de tersi durum söz konusudur.Üçüncü bir grup hayvan için ise sahip olduğu topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü önem kazanır.Hayvanlar için saldırgan olmayı gerekli  kılan nedenler bunlardır.Yazara göre biz insanlar,sahip olunan topraklar üzerinde hiyerarşi sorununun çözümü için saldırgan olan gruba dahiliz.
Mücadele eden hayvanlarda,taraflardan birisi üstünlük sağlamaya başladığında,mağlup olması muhtemel bireyin karşısındakinin saldırganlığını hafifletmesinin birkaç yolu vardır.Yani saldırganı yatıştırmaya yönelik bazı davranışlar edinilmiştir.Mağlup olmaya aday olan artık saldırganlık uyandırıcı işaretler vermez.Hareketsiz kalır.Veya pes ettiğini çeşitli şekillerde belirtir.Bütün bu eylemler,boyun eğmenin farklı boyutlarıdır.
Desmond Morris,söz konusu kitabında,kendisinin de içinde yer aldığı olayları ve bizzat denediği bazı kuramlarını anlatır.Yazara göre küçük bir trafik hatası yüzünden polisçe çevrilen çoğu şoför,ya suçsuzluğunu savunmaya ya da davranışı için mazeretler öne sürmeye başlar.Böyle davranmakla kendi topraklarını,bu olayda onun yerine geçen otomobilini savunmaktadır.Bu şekilde de kendisini mücadele eden bir kişi konumuna sokmaktadır.Ama aynı zamanda polisi de karşı saldırıya geçmeye çağırmaktadır.Oysa,bir boyun eğme tavrı gösterse işler kolaylaşır.Suçu kabullenmesi,polisi hakim duruma geçirir.Kavga eden taraflardan birisi boyun eğme davranışını benimsemişse galip tarafın saldırgan tavrı biraz yumuşar.Bu olayda bir de polisi övücü birkaç cümle işi daha da kolaylaştırır.
Yazar,sözlere uygun tavır takınılmasını da öğütlüyor.Hem vücudun duruşu hem de yüz ifadesi,duyulması gereken itaat ve korkuyu yansıtmalıdır.Ama hepsinden de önemlisi,derhal arabadan çıkılmalı ve polise yaklaşılmalıdır.Zira arabanın içinde kalmak,kendi yerleşim bölgesinde kalmak anlamındadır. Arabadan uzaklaşmakla toprak üzerindeki iddiayı hafifletir.Bir anlamda kişiyi polis karşısında zayıf hale getirir.Oysa arabanın içinde kalmak,arabaya hakim olduğunu iddia etmektir.Böylece otomobilden çıkmakla yerleşim bölgesi üzerindeki haklardan vazgeçilmiş duygusu yaratır.
14  GENEL / Bilim & Teknoloji / Bilimler Gelişir : Mart,03/31/08, 2008, 01:53:17
Bilimler mevcut durumlarından daha ileri doğru gelişmeye mahkum gibidirler.Kendilerinde mevcut olan araştırma ve gözlem eylemi,işin böyle olmasını gerektirir.Herhangi bir bilim dalının bugünkü durumu dünkünden ileridir.Yarınki de bugünkünden ileri olacaktır.Bu nedenle tartışılan bir konuda son söz söylenmiş olamaz.Oysa kesin konuşarak hataya düşen bilim adamlarına sık sık rastlanır.
William Thomson(Lord Kelvin)soğuma olayını Yerküre’in yaşının belirlenmesine uygulamak istiyordu.Yerküre’in Güneş’ten koptuğunda onunla aynı sıcaklıkta olduğunu ve sürekli soğuduğunu varsayıyordu.1862 yılında Yerküre’in yaşının 200 milyon yıldan fazla olamayacağını hesapladı.Kesin olarak 98 milyon yıl olduğunu söyledi.Zaman içinde yeni yeni rakamlar öne sürdü.1897 yılındaki tahmini 24 milyon yıldı.1899 yılında bu sürenin 20-40 milyon yıl arasında olduğunu ileri sürdü.
Oysa o günkü jeolojik bulgular bu sürenin 200 milyon yıldan çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştu.Ama Kelvin görüşlerinden vazgeçmedi.
Bu konuda kesin bir rakam önerememesi, Yerküre’in gerçek yaşının çok ötesinde tahminler yapması o günlerin bilim dünyası içinde normaldi.Zira henüz radyoaktivite olayı bilinmiyordu. Yerküre’in Güneş’ten bağımsız bir ısı kaynağına sahip olduğu anlaşılmamıştı.En önemlisi,Güneş büyüklüğünde bir cismin en fazla birkaç on milyon yıldan uzun süre boyunca ve yakıtını tüketmeden nasıl yandığını açıklayacak bilgi yoktu.Herkes Güneş ve gezegenlerin genç olması gerektiğini düşünüyordu.
15  EĞİTİM & ÖĞRETİM / Diğer / İki Bilimadamının Kin Dolu Rekabeti : Mart,03/14/08, 2008, 12:13:40
Othniel Charles Marsh,1831 yılında doğdu.1866-1899 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde ilk omurgalılar paleontolojisi profesörü olarak görev yaptı.
1870 yılında yaptığı bilimsel incelemelerde Nebraska’nın Pliyosen Bölüm’e,Colorado’nun Miyosen Bölüm’e ait çökelleri inceledi.1871 yılındaki gezisinde Amerika’da ilk  ‘Pterodactylus’ cinsi uçan sürüngen fosilleri bulundu.1882 yılında ABD Jeolojil Araştırma Kurumu’nda omurgalılar paleontolojisi çalışmalarının başına getirildi.1000’den fazla omurgalı fosili keşfetmiş ve bunların en az yarısını tanımlamıştır.Dişli kuşlar,boynuzlu dev memeliler ve Kuzey Amerika dinozorları konusunda önemli çalışmalar yayımladı.Utangaç bir kişi olup fazla sayıda kitap okuyan birisiydi.Şık giyinirdi ve davranışları oldukça zarifti.Aslında saha araştırmalarını pek sevmediği söylenmiştir.Bir tarihçinin yazdığına göre,Wyoming’in Como Bluff bölgesinde bulunan dinozor yataklarını ziyaret ettiğinde ortada bulunan pek çok kemiği fark edememişti.Ancak parası ile her istediğini satın alacak güçteydi.Doğa tarihi ile ilgilenmeye başlayınca,amcası onun için Yale’de bir müze yaptırmıştı.1899 yılında öldü.
*
Edward Drinker Cope,1840 yılında doğdu.1864-1867 yılları arasında karşılaştırmalı zooloji ve botanik profesörü olarak görev yaptıktan sonra meslek yaşamının 22 yılını keşif ve araştırmaya ayırdı.Özellikle soyu tükenmiş balık,sürüngen ve memelileri saptayıp tanımlamak amacı ile ABD’nin batı bölgelerini dolaştı.Atın ve diğer memelilerin dişlerindeki evrim süreçlerini inceledi.Zengin bir işadamının oğlu olduğu için oldukça rahat bir yaşam sürüyordu.Macerayı seven bir karakteri vardı.Biraz da vurdum-duymaz olduğu söyleniyordu.1876 yılında Custer komutasındaki birlikler Montana’daki Little Bighorn Irmağı’nda yerliler tarafından öldürülürken,o,fosil arıyordu.Yerlilere ait topraklarda dolaşmanın tehlikeli olduğu yolundaki uyarıları ciddiye almıyordu.
Kinetogenez kuramı olarak adlandırılan görüşleri ile,hayvanların doğal hareketlerinin,hareket organlarındaki değişiklik ve gelişmeleri etkilediğini savundu.
Bu düşüncesi ile Lamarc’ın kazanılmış özelliklerin kalıtımına dayanan evrim kuramını destekledi.Dinozor soyunun tükenişi ile insanın ortaya çıkışı arasına rastlayan Tersiyer (üçüncü) Dönem’de yeryüzünde ortaya çıkan omurgalıları inceledi.Çok hareketli geçen çalışma yaşantısında 1.400 bilimsel bildiride imzası vardı.1.300 tane yeni fosil tanımlamıştı.1889-1897 yılları arasında parasal güçlükler nedeni ile araştırmalarına son verdi ve Pennsylvania Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu.1875 yılında kendisine miras kalan serveti gümüşe yatırmış ve herşeyini kaybetmişti.1897 yılında öldüğünde tek kişilik bir pansiyon odasında kitap ve kemikleriyle birlikteydi.Son yıllarında ilginç bir saplantısı belirmişti.Homo sapiens türünün tip örneği,yani kendi türünde tanımlanıp adlandırılan ilk örnek olmayı istemişti.Kemiklerinin insan ırkını resmen temsil etmesini arzuluyordu.Aslında bir türün tip örneği,o türde bulunan ilk kemik grubu olur.Zaten ilk bulunan Homo sapiens kemikleri diye bir şey olamaz.Buna rağmen ölümünden sonra miras bıraktığı kemikleri hazırlanıp birleştirildi.Ama frenginin başlangıç aşamasına özgü belirtiler bulgulandı.
*
Her iki bilim adamının ortak yönleri fazlaydı.İkisi de şımartılmış,hırslı,bencil,kavgacı,kıskanç,güvensiz ve mutsuz kişilerdi.Başlangıçta birbirlerine hayranlık duyuyorlardı.Çok iyi dostluk kurmuşlardı.Öyle ki fosil örneklerine birbirlerinin adını veriyorlardı.1868 yılında bugün bile bilinmeyen nedenlerle araları bozuldu.Aradan daha bir yıl geçmeden birbirlerine olan nefreti o kadar arttı ki sonraki 30 yıl boyunca bitmeyecekti.
*
İlk 10 yıl karşılıklı nefretleri sessiz bir savaş gibiydi.Ama 1877 yılında olayların boyutu büyüdü.O yıl,Arthur Lakes adlı bir öğretmen, arkadaşı ile kırlarda yürüyüş yaparlarken Morrison civarında birtakım kemikler buldu.Kemiklerin dev bir ‘keler’e ait olduğunu anladı.Bu kemiklerin bir kısmını Marsh’a,bir kısmını ise Cope’a gönderdi.Çok memnun olan Cope, Arthur Lakes’e 100 dolar yolladı ve bu keşfinden özellikle Marsh’a bahsetmemesini istedi.Zor durumda kalan Arthur Lakes, Marsh’a başvurdu ve elindeki kemikleri Cope’a göndermesini rica etti. Marsh istenileni yaptı ama bu olayı hayatı boyunca unutmadı.
*
Bu olay ikisi arasında sürmekte olan savaşı daha sert hale getirdi.Bazen emirlerindeki kazıcı ekiplerini birbirlerine taşlatıyorlardı.Bir gün Cope,Marsh’a ait sandıkları açmaya çalışırken yakalanmıştı.Her ikisi de yazmış oldukları yazılarında birbirlerine hakaret ediyorlardı.Her biri diğerinin bilimsel başarısını küçümsüyordu.Aslında bu durum çok ilginç bir sonuç veriyordu.İki  araştırıcının birbirlerine olan nefreti çalışmalarını hızlandırmıştı.Onların bu rekabeti sayesinde,Amerika’da yaşadığı bilinen dinozor türlerinin sayısı 9’dan 150’ye çıkmıştı.Hemen hemen her dinozor,bu ikisinden biri tarafından bulunmuştur. Bazen hırslarına o denli kapılıyorlardı ki,zaten bilinen bir şeyi yeniden keşfediyorlardı.Artık yapmış oldukları sınıflandırma karmakarışık hale gelmişti.Bu işin düzene sokulması yıllarca sürmüştür.
KAYNAKLAR:
A Short History of Nearly Everything
AnaBritannica
Sayfa: [1] 2 3 ... 11
İstatistikler
Üye: 207067
Mesaj: 404812
Konu: 77852
Hoş geldiniz uzman03, yeni üyemiz.
Sponsor Linkler
Geveze.net Türkçe Mirc
mirc
Trsohbet.com Chat
sohbet
Oruçoğlu Nakliyat
Evden Eve Nakliyat

Akdeniz Nakliyat
Evden Eve Nakliyat
Türkiye Mirc
Mirc
İddaa Tahminleri
iddaa
Sigara Bırakmak İçin
sigara bırakma
Bunlara Baktınız Mı ?

Forum Yarışmaları
Online Üyeler

Daha Fazla İstatistik
Foruma Üye Ol
Forumda Görev Al

Son 10 Konu

Allah'a İnanmayan ...

Bulanık Görüyorum ...

Buzlu Mağara'da Bu...

Bu Ayak Hareketini...

Yüzünü Sadece 50 K...

Atatürk'ün Zeki Ka...

Cicikızın Bebeklik...

Mito'nun Yürekleri...

Erolescence Ve Ang...

Bunları Paint Te Ç...
Duyuru
Arşiv

şiir yarışmaları resim yarışmaları site haritası ses yarışmaları forum yarışmaları atatürk resimleri islami resimler ramazan ayı ve bayramlar dini hikayeler ilahi peygamberler güncel haberler hukuk siyaset forumları  siyaset meydanı siyasi kara kuvvetleri hava kuvvetleri deniz kuvvetleri silah sistemleri askeri resimler hayvanlar alemi hastalıklar rüya tabirleri komik videolar edebiyat forumu meslek rehberi ödevler diyet oyun download full oyunlar cs serverleri online oyunlar knight online avrupadan futbol iddaa cep için videolar cep için filmler film izle flim izle belgesel izle forum dizi izle amatör müzik mp3 yerli Türkçe klipler şarkı sözleri arabeks rapçılar program paylaşım msn smf google forumu emo evden eve nakliyat

adtech ile reklam 2.0 dönemi başlıyor ve Trkycmhrytllbtpydrklcktr r10.net seo yarışması

YORUMCUYUZ.NET | FORUM | Youtube | Dizi izle |indir download| Ödev Arşivi | Siyasi Forum | Eğitim Ögretim | Powered by SMF 1.1.6.
© 2005, Simple Machines LLC. All Rights Reserved.
Bu Sayfa 0.202 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu


YORUMCUYUZ.NET
Sitemize üye olarak hizmetlerimizden en iyi sekilde yararlanabilir ve forumda ücretsiz yazar olabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.

kapat