Konuları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 13
|
|
1
|
GÜNCEL / Milli Uyanış / Bu Anneye Bir Cevap Verin!
|
: Temmuz,07/19/08, 2008, 01:26:25
|
|
Faruk ÇAKIR
Bu anneye bir cevap verin!
Değişik il ve ilçelerde düzenlenen ödül ya da diploma törenleri; kanunsuz olarak uygulanmaya devam eden ‘başörtüsü yasağı’nın acımasızlığını, kökten yanlış olduğunu ve insanların nasıl yaraladığının görülmesine vesile oluyor.
Bundan önce başka mekânlarda da yaşandığı gibi, Antalya’da düzenlenen ‘başarılı öğrencilere ödül’ töreninde de bir skandal yaşandı. Haberle bakılırsa, ÖSS ve OKS’de başarı elde eden öğrenciler altın ve kitapla, okul idarecileri ise teşekkür belgesiyle ödüllendirilmiş. Antalya Milli Eğitim Müdürlüğü Konferans Salonunda düzenlenen ödül törenine okul müdürleri, öğrenciler ve velileri katılmış. Tören sürerken kürsüye çıkan bir veli, kızının ÖSS sözel puanda Antalya 3.’sü ve Türkiye 50.’si olduğunu, ancak başörtüsünden dolayı törene çağrılmadığını söyleyip itiraz etmiş. Töreni düzenleyenlerin çiftçe standart uyguladığını hatırlatan anne, “Kızımdan daha az puan alanlar buraya şortla, plaj elbisesi ile çıkabiliyor. Ama benim kızım hakkından mahrum bırakılıyor” demiş.
Demiş, ama dinleyen olmuş mu? Ne gezer! Başörtülü velimiz, daha konuşmasını tamamlamadan ‘görevliler’ tarafından kürsüden indirilmiş!
Önce “Ya Sabır” diyerek derin bir nefes alalım ve ondan sonra soralım: Kanunsuz başörtüsü yasağının ‘kökten yanlış’ olduğunu gösteren budan daha çarpıcı bir ‘örnek’ olabilir mi? Madem başarılı öğrenciler için ödül töreni düzenliyorsunuz, niçin ‘başarı’ya değil de kılık kıyafete bakıyorsunuz? Kılık kıyafete bakılacak idiyse, o zaman törenin adını da o şekilde değiştirseydiniz!
Türkiye hür ve demokrat bir ülke olmuş olsaydı, bu yanlışa imza atanlara hukuk ve adalet önünde hesap sorulabilirde ve sorulmalıdır. Türkiye’yi ‘idare eden’ler bu yanlışlar karşısında nasıl susar, nasıl duymaz-görmez? Duymayarak, görmeyerek, problemi inkâr ederek nereye kadar gidilebilir ki?
Kızına haksızlık yapıldığı için çileden çıkan cesur anneyi de gönülden tebrik ediyoruz. Haklı olanlar bu şekilde, kırmadan-dökmeden haklarına sahip çıkarsa, yasakçıların sığınacağı yer kalmaz. Hangi yasak savunucusu bu uygulamayı gönül huzuruyla savunabilir ki?
Sivil toplum kuruluşlarına da bir çağrı yapalım: Bu cesur ve hakkını arayan annemizi gelin şimdiden ‘yılın annesi’ seçelim. Olmazsa, ‘tek başına sivil toplum kuruluşu’ payesini verelim! Verelim ki haklı olanlar haklarını aramayı hatırlasın! Haksızlık karşısında susmasın, susmayalım ve ‘sıra’nın bize gelmesini beklemeyelim!
Bu ve benzeri yanlışlara imza atanlar lütfen bu ‘anne’ye bir cevap versin. Versin de, ikna edip edemeyeceklerini bir görelim. Siyaseten susanlar, yanlışlar karşısında gözlerini kapayanlar, ‘büyük iş’lerle meşgul olduklarını zannedenler büyük hata işliyor. Asıl ‘büyük iş’ insanların hakkını, hukukunu savunmak olsa gerek.
Vatandaşa yapılan haksızlık ve adaletsizlik karşısında susanlar; kendi haklarına da sahip çıkamaz. ‘Yola devam’ etmek isteyenler en başta mağdur edilen bu başaralı öğrencimizin hakkına sahip çıkmalı... Yoksa ‘yol’, çıkmaz sokağa dönüşür...
|
|
|
|
|
2
|
GÜNCEL / Siyaset Meydanı / Anayasal Komiklikler
|
: Haziran,06/09/08, 2008, 03:07:38
|
|
Anayasal Komiklikler M.Sinan ÜMİT
Türkçemizdeki “Mahkeme Duvarı” gibi bir deyim varken, “Anayasal Komiklik” nasıl olur, demeyiniz lütfen... “Garip ama Türkiye” denilmiş. Olur böyle vakalar! İlk örneğimiz 1960 ihtilalinden.. Seçilmiş ve seçime gitmekte olan Başbakan’ı idam edenler, “Menderes’in anayasayı ihlal ettiğini....” ileri sürmüşlerdi. Yani, anayasayı ihlal eden Menderes, Polatkan ve Zorlu idam edilmiş ayrıca partileri de kapatılmıştı. İbrettir ki, o anayasa yani Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran TBMM’nin anayasası toptan İHLAL edilerek, 1961 Anayasası tesis edildi. Türk tarihinde “Miladdan Önce, Miladdan Sonra” diye bir tasnif yapılacaksa, “27 Mayıs 1960’tan önce ve 27 Mayıs 1960’tan Sonra” denilebilir. Çünkü 27 Mayıs 1960’la “Seçilmek ve seçilerek gelmek” küme düşürülmüştür. Anayasa Mahkemesi, bir 27 Mayıs ürünüdür. TBMM’nin tevhidine ŞİRK manasına gelen kurumlar, 27 Mayıs ürünüdür. “Anayasal Komiklik” demiştik. Düşünün ki, ülkemizde futbol sahaları kapatıldı ve lig dağıtıldı. Ama Futbol Federasyonu devam ediyor. “Nayır, n’olamaz” demeyiniz. Futbol Federasyonu yönetiminin, toptan istifa ederek, haysiyetini koruyacağını falan tahmin etmeyiniz. Yıl 1980. TBMM’ye silah çekilmiş, ünlü 1961 Anayasası rafa kaldırılmış ve yenisi hazırlanmaya başlanmıştır. Bu uzun süreçte, kaldırılmış olan Anayasanın mahkemesi, açık kalmış ve maaş almaya devam etmiştir. Yani, kanun yapacak olan TBMM silahla kapatılmış, Anayasa kaldırılmış ama kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek olan mahkeme açık kalmış ve maaşını almıştır. “Anayasal Komiklik” demiştik. Genelkurmay Başkanı, askeri görevi devam ederken, aynı zamanda “Devlet Başkanı” olabilir mi? Hiç bir kitapta yer almayan bu uygulamayı sadece Kenan EVREN gerçekleştirmiş, hiç bir kurumdan eleştiri almadığı gibi “Fahri Hukuk Prof.’u” olarak ilan edilmiştir. Bitirirken; Çok üretken bir mizah yazarı olan Aziz Nesin’e, “Bu kadar konuyu nasıl buluyorsunuz?” diye soranlar, şu cevabı alırmış: “Türkiye’de yaşıyorum ve hiç konu sıkıntısı çekmiyorum...” “Anayasal Komiklik” örneklerinin sıralandığı ve “Mahkeme Duvarı” benzetmesinin olduğu TEK ülke biziz. “Ha bu ülkenizun kıymetinu bilunuz..” Son söz: “Biz Cumhuriyeti ilan ettik ama Ciddiyeti ilan edemedik...”
|
|
|
|
|
3
|
EĞLENCE / Resimler / Tabaklar Satılıkmı
|
: Mayıs,05/30/08, 2008, 03:05:58
|
Yorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP
|
|
|
|
|
4
|
İNANÇ DÜNYASI / Dini Bilgiler / Kaderimde Varsa Niçin Suçluyum
|
: Mayıs,05/26/08, 2008, 03:39:00
|
|
Kaderimde varsa niçin suçluyum
"Kaderimden kaçamam, yazılan başa gelir, olacak denen olur. Öyleyse günahımdan dolayı niçin suçlu sayılıyorum?" diye düşünenler hiç de az değil.
Bu mantığın, mesuliyetten kurtulmak isteyen bir suçluya ait olduğu gün gibi ortada. İşte formül: Suçu kadere yükle ve rahatla! Adil bir hakem olan vicdanın, bu düşünüş biçimiyle huzura kavuşacağını sanmıyorum. Çünkü, yapıp ettiklerimizin dikkatli bir şâhididir o.
Şüphesiz bir "kader kanunu" vardır ve hükmünü yürütür, ama "irade" de bir kanundur. Her günahı isteyip dileyerek işlediğimizi nasıl unutabiliriz? Alınyazımızı okuyamıyoruz, kaderde olanı bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz, önümüzde biri iyi, diğeri kötü iki yol bulunduğu. Asla inkâr edemeyeceğimiz irademizle birinden gidiyoruz. Giderken de nefsimizden başka bir zorlayıcı olmadığını pekâla hissediyoruz. Önce değil, ancak herşey olup bittikten sonra öğreniyoruz alın yazımızı.
Şu misâlin meselemize ışık tutacağına inanıyorum.
Hârika bir kameraman düşünelim. Diyelim ki, bu adam, bizim gelecekteki on günlük hayatımızı gizlice filme aldı. Yani o on günlük yaşayışımızı önceden bildi. Biz de film olayını öğrendik, ama bantta neler olduğunu bilmiyoruz. Onbirinci gün filmi bize gösterdi. İşlediğimiz hataları, günahları ve suçları seyrettik. Kameramana, "Sen bizim on günlük geleceğimizi bilmesen, görüntülemesen, biz bu suçları işlemezdik" diyebilir miyiz?
Teşbihte hata olmasın, Allah da, bizim ömrümüz boyunca yapacaklarımızı "Ezel" kamerasıyla "Levh-i Mahfuz" denilen bir banda alıyor. Fakat biz o filmde neler bulunduğunu asla bilmiyoruz. Bu tesbit hareketimize, niçin tesir etsin! Gerçek bu olunca, mesuliyet elbette bizimdir. Hür irademizle kötüyü seçip, günah işlediğimiz için suçlanıyoruz, başka şey için değil. "Kaderimde yazılıysa suçum ne?" demeye hiç hakkımız yok. İsteyerek suç işlemek "suç" değilse, suç ne peki?
Bize düşen, günahımıza tevbe etmek, affı için yalvarmak ve güzel ameller işleyip cezadan kurtulmaya çalışmak. Dahası cehennem benzeri bir pişmanlık ateşiyle yanıp kavrulmak! Suyun güç yetiremediği temizliği bazen ateş yapar. Suçu kadere yüklemeye çalışmakla ancak kendimizi aldatabiliriz. Allah´ı asla!
|
|
|
|
|
5
|
KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Paylaşmak Mı, O Da Ne?
|
: Mayıs,05/25/08, 2008, 12:31:07
|
|
Meryem TORTUK
Paylaşmak mı, o da ne?
Bencil duygularımız ayyuka çıkmış durumda. Her yerde onların izini görmek mümkün. “Parası olan konuşur” cümlesi adeta her şeyin anahtarı haline geldiğinden, söz söyleme hakkı bile, sahip olunanla ölçülür olduğundan beridir ki, her şey satılığa çıkarılmış durumda.
Bu yüzden kimse kimseyi dinlemiyor, kimse kimsenin yüreğine bakmıyor, sadece elindekileri görüyor. Elinde yoksa, var etmesi için sıkıştırıyor. Haram olanlar da, “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” düsturuna göre bir punduna oturtulup helâlleştiriliveriyor…
Oysa çok değil, bundan henüz yirmi yıl önce, herkes elindeki neyse onu paylaşmayı bir meziyet bilirdi. Kimse kimsenin çulundan, çaputundan kendisi için yararlı olacağını düşündüğü bir davranış sergilemez, içinde neyse öylece davranırdı.
Her şeyi kapitalist düzene, dünyanın çağıran yüzüne yüklemekten vazgeçelim artık. Sağlam olmayan düşüncelerimiz ve hayat tarzımız yüzünden kavramların içini kendimiz doldurmayalım…
Aslında en büyük paylaşım insanın gönlünü paylaşması değil mi? Ama etrafımızda gönlümüzü kaç kişiyle paylaşabiliyoruz? Başımızı omuzuna yaslayıp, hiç kelimelere dökmeden kaç kişiyle konuşabiliyoruz? Hadi etrafımızı da geçtim, eşimizle, kardeşlerimizle, anne ve babamızla bile…
Yok yok, yine karamsarım bugün de…
Aslında kendime baktığımda şunu da fark etmiyor değilim; negatiflerle, pozitif cümleler kurdurmaya çalışıyorum…
“Ha evet, bu söylenenler doğru! Hepimiz de bunu yaşıyoruz” dedirttikten sonra, yüreğimizin ince ince yollarını keşfettirmek ve paylaşmayı yeniden fark ettirmek istiyorum…
“Ben ne kadar yaşıyorum?” diye soruyorum bu kez de. Doğrusu dürüst olacağım bu konuda sizlere…
Ben de bu bencil duyguları fazlasıyla yaşıyorum…
Aslında paylaşmak o kadar da zor değil. Çünkü dinimiz tebessümü bile kardeşine sadaka olarak saydıktan sonra..
Bazen tabağımızdaki bir pirinç tanesi bile paylaşmak olabilir. Nasıl mı? Tabiî ki, onu dökmeyerek... Binlerce kişinin bunu yaptığını düşünsenize… Veya bir dilim ekmeği çöpe atmayarak... Yine binlerce kişinin bunu yaptığını düşünün. Kaç tane aç insanın doyacağını hesapladığınızda işte paylaşmanın en ince ayrıntısını keşfetmiş oluruz böylece.
Aslında bazen elimizde taşıdığımız herhangi bir şey bile göz hakkından korunduğunda paylaşmanın içine giriveriyor.
Hani atalarımız kuşlar için, hatta dağdaki yabanî hayvanlar için bile vakıflar kurmuşlar bir zamanlar. Onlarla da hayatı paylaşmayı, duygularını ve hayatlarını inceltmeyi başarmışlar… Bu gün bizler niye başarmayalım ki?
Hayat aslında ince hesapların içinde gizli bir hazine. Küçücük bir kelimenin içinde ne büyük derinliklere ulaşabilir insan, bunu da düşündükçe keşfeder... Ya da küçücük bir davranışın. Belki de o yüzden Kur’ân, aklı ve fikri her daim ön plana çıkarır…
Paylaşımlarımızın bol olduğu bir hayat duâsıyla…
|
|
|
|
|
6
|
GÜNCEL / Milli Uyanış / Müstehcenlik Yarışı
|
: Mayıs,05/25/08, 2008, 12:28:06
|
Faruk ÇAKIR
Müstehcenlik yarışı
Havaların ısınmasıyla birlikte ‘müstehcen’ yayınlar da dozunu arttırmaya başladı. Bilhassa gazete ve televizyonlar, maalesef bu konuda birbiriyle yarışıyor. En dikkat çekici olan da, el değiştirdiği için kamuoyunda farklı gözlerle bakılan bazı medya organlarının tavrı. Sanki ‘el değiştirdiği’ anlaşılmasın diye daha fazla ‘müstehcen yayın’ yapmaya başladılar.
En başta şunu ifade edelim: Sınırları tartışılsa da ‘müstehcen yayın’ların bilhassa gençliği ifsat ettiği, bunalıma sürüklediği bir vakıadır. Yıllardan beri devam eden bu ifsat çalışmaları, çok yazık ki ‘mütedeyyin’ insanların ölçülerini de değiştirdi. Geçmiş yıllarda tepki gören bazı fotoğraf, reklâm metni ve ilânlar; artık tepki görmez oldu. Müstehcen yayın yapmakla övünen gazete ve tv kanallarından daha tehlikeli olan da zaten budur.
Düşünün, ‘aile gazetesi’ olarak bilinen bazı gazeteler, bilerek ya da bilmeyerek ‘ifsat şebekeleri’nin ekmeğine yağ sürüyor. Eskiden beri ‘müstehcen yayın’ yaptıkları bilinen gazeteler zaten çoğu eve girmiyor. Fakat, ‘dost’ bilinen bazı yayın organlarının da bu hassasiyeti kaybedip, ‘müstehcen’ sayılabilecek ölçüde resimlerle süslenmiş ‘reklâm’larla evlere giriyor olması düşündürücü. Bu durum, ‘kurt’un ‘gövde içine’ girmesi anlamına gelir ki; açıkça müstehcen yayın yapan medya vasıtalarından daha da öldürücüdür.
“İslâma hizmet, maddeten terakkiyle mümkündür” tesbitini yanlış yorumlayan bazı kişiler, para gelecek olan yerden ‘ölçüsüz reklâm’ı esirgemiyorlar. Güya bu yolla para kazanılıyor, ama bunun karşılığında kaybedilen ‘haya’nın hesabı nedense yapılmıyor... Kaybedilen ‘para’yı temin etmek mi zor, yoksa ‘haya’yı temin etmek mi zor? Asıl bunun bir muhasebesinin yapılması gerekmiyor mu?
Elbette ‘maddeten terakkî’ de gerekiyor, ama bunu temin için ‘haya’ gibi ağır bir bedel ödenmesine itiraz edilmelidir. Unutmamak gerekir ki, bu hassasiyet kaybedildikçe, kazanılan ‘para’ların da hayrı olmuyor.
Türkiye’yi ‘idare edenler’in gündeminde ise ‘müstehcenlik’ gibi bir konu zaten yer almıyor. Onlar da ya bu görüntülere alıştı ya da ‘daha önemli konu’larla meşguller. Böyle bir konunun gündeme gelmesini arzu etmiyorlar. Aynı şey, gazetelerde devam eden ‘alkollü içki reklâmları’ için de geçerli. Sigarayı engellemek için bunca gayret gösteren ‘yetkililer’in, alkol gibi daha zararlı, aklı iptal eden bir alışkanlık için gayret göstermemesi normal midir?
Elbette ‘azgın azınlık’ bu konuda insafsız hareket ediyor. Fakat onların insafsızlığı karşısında doğruları, gerçekleri, hakikati savunmaktan geri kalamayız. Bir örneğini 19 Mayıs kutlamalarında yaşadık. Manisa’daki ‘tören’lerde ‘müstehcen’ görüntüler sahnelendi ve bu durum bir kısım ‘yetkililer’ce savunuldu. Yanlışı savunanlar da her zaman çıkabilir. Fakat aynı ölçüde ‘doğru’yu savunanların da açıklamalarını duymak isteriz. Bu görüntüler; ‘ortalama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı’nın uygun göreceği görüntüler değildir. Sergilenen ‘müstehcenliği’ Türkiye şartlarında ‘uygun’ görenler olsa olsa ‘sırça köşkte siyaset yapan’lar olabilir.
Müstehcen yayın yapanları ikaz etmek görevimiz...Yorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAPYorumcuyuz. Net Forumları Linklerin Ziyaretçilere Görülmesine İzin Vermiyor. Linki Görebilmek İçin Ücretsiz ÜYE OL veya GİRİŞ YAP
|
|
|
|
|
7
|
KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Hikayeler & Yazılar / Aramızda Yıllar Var Cancağızım
|
: Mayıs,05/21/08, 2008, 09:18:51
|
|
Saadet Bayri FİDAN
Aramızda yıllar var cancağızım
Dinle cancağızım!
Sanma sana ve yaşına uzak bir yerlerdeyim. Her ne kadar “Anladım” derken bile anlamadığımı haykırsam da, inan yakınlaştırmaya çalışıyorum zamanı, tarihi ve aradaki yılları.
Yani hissetmeye çalışıyorum; seni ve yaşını.
Şimdilerde ne diyorlar ona, hatırladım “empati” yapıyorum. Ve bu şekilde ne kadar anlaşılırsan, inan en az o kadar anlıyorum.
“Senin zamanında...” diye başlayan sözlere çok kızmıştım, senin yaşındayken. Bak ben de yapıyorum aynı hatayı. Arada “Senin yaşında biz böyle miydik? Ya da böyle yaptık” diyerek seni, benzetmeye çalışıyorum hiç tanımadığın birine. Benim görmeyi çok istediğim hayalimdeki kişiye.
İnsan tahta sıralara bakıp, tebeşir kokularını soluyup, soluksuz uykuları, sabahsız geceleri özlerken. Hayatı tıpkı o tebeşir gibi beyaz, pembe ya da mavi görüyor.
Hiç siyah görmüyor değil mi?
Görse de kendine yakıştırmıyor.
“Bana uymaz, bu renk tarzım değil” diyerek, görmeden geçip gidiyor. Ama o renk hayatımızın içine karışıyor ve bir gün mutlaka kendini beyazın ya da pembenin içine karışarak gösteriyor. Bir daha ayırmak imkânsızlaşıyor; en sevdiğimiz renklerin içinden, hiç sevmediğimiz bu rengi.
Ama unutuyoruz cancağızım; sıralardan kurtulmadan hayat peçesini aralamıyor. Elbet çok daha erken hayatla yüz göz olanlar var. Ancak bu genele girmez bilirsin.
Tıpkı masallardaki padişahın kızı gibi hayat.
Hani kralın kızı geçince şehir meydanından, bütün halk başını yere eğmek zorunda kalırdı.
Hasbelkader aramızdan biri çıkıp, başını kaldırıyor ve kralın kızı peçesini hafif aralayıp, ona tebessüm ediyor. Ve o genç bir ömür bu tebessümün aşığı olup, unutamıyor.
Belki kralın kızı çok çirkindi. Belki bir ayağı sakattı. Hatta daha ileri belki çok huysuz, çok cimri, çok konuşan biriydi. Ve kim bilir daha ne kadar belkileri vardı. Ama peçenin ardından o tebessüm gören gence saatlerce anlatsan bunu, asla kabul etmez, sevdasından vazgeçmezdi.
Bizler de böyleyiz aslında.
Hayatı her haliyle yaşayan biri, bize ne kadar nasihat ederse etsin yaşadıklarımız kadar tesirli olmuyor söyledikleri. Mutlaka görmek, yaşamak ve tatmak istiyoruz heyecan ve merakla her şeyi.
Her neyse cancağızım.
Sana nasihat etmekten vazgeçip diyorum ki;
“Yaşanılmış bir hayatı yeniden yaşamak pek akıl kârı olmasa gerek. Tecrübeye dönmüş yaşanmışlıkları—ben de yapayım—diye yeniden yaşamaya kalkma. Başkalarının yanlışlarını, bir daha tekrarlamamak için ders al.
Akıllı insan başkalarının tecrübesini hayatına katar, aynı hatayı tekrar yapmaz. Tecrübeleri kendine has olur.
Çok sıkılınca rüzgârı hatırla cancağızım.
Bir anda gelir ve geçer. O giderken tozu dumana katar, sen kendi derdine düşersin o an. Rüzgâr dinince de, geride kalan yıkıntılar acıtır canını. Sen gençlik rüzgârıyla savrulurken hayatın içinde, kendini kolla ve lütfen takılma o rüzgârın peşine.
Rüzgâr dinip, güneş açtığında, gördüklerin canını acıtabilir.
Sen şimdi esen rüzgârlarını poyraza çevirmeye bak.
Sen…
Neyse sen en iyisi, yine sen olarak kalmaya çalış. Kirlenmeden, saf ve temiz olarak. Hayattan ve bu dünya gençlerinden ümidini kesenlere inat.
Tek başına ve elinde kimseye emanet edemediğin ve O’nun muhabbetinden başka hiçbir şeyi sığdıramadığın yüreğinle yap bu mücadeleni.
|
|
|
|
|
8
|
GÜNCEL / Siyaset Meydanı / Cinali İle Paragöz
|
: Mayıs,05/20/08, 2008, 09:03:43
|
|
Mustafa ÖZCAN
Cinali ile Paragöz
Ekranlarda, ıkılıp sıkılan seksenlik bir ihtiyar ile CHP’li Önder Sav arasında ilginç ve onun ötesinde garip bir diyalog yaşanıyor. Buna biraz da matrak bir muhavere de denebilir. Yaşlı adam besbelli CHP’li damarına da ters düşmemek için Önder Sav’dan bir hac icazeti koparmak istiyor. Ama öteki meseleyi anlamak istemiyor. İstifini hiç bozmuyor. Anlaşılan ihtiyar adam hem Allah’ı razı ve memnun etmek, hem de CHP’nin gönlünü hoş tutmak istiyor. Ama ikisinin eski tabirle ‘zıddani la yectemiani/biraraya gelmez ikili’ olduğunun farkında değil. Zavallı iki arada bir derede meramını anlatmaya çabalıyor. Sav ise yaşlı adam karşısında heykel edasıyla duruyordu. Adeta ‘Nuh diyor Peygamber demiyor’... Sanki Erzincan depremi için deprem mahalline giden İnönü’nün halkla karşılaşma sahnesi. Zerre kadar esneme yok. Yaşlı zat ‘Artık seksenime merdiven dayadım, hacca gitmek istiyorum’ demeye çalışıyor. Önder Sav: “Paralarını Araplara kaptırmak istiyorsun he mi!” diye çıkışıyor. Adam yine alttan alıyor ve çelebiliği elden bırakmıyor. İhtiyar son bir çırpınış ve hamle ile: “Ne yapalım dünyaya merdiven dayayacak hâlimiz yok. Ömür geldi, geçiyor” demeye çalışıyor. Varak-ı mihri vefâyı kim okur, kim dinler ve kim tanır hesabı! Önder Sav galiba tüy dikmek niyetinde ki üsteliyor: “Muhammed seni geri komaz ha! Türkiye’de ölmek varken Arap çöllerinde yitip gitmek niye?”
İyi ki İlhan Abi gibi (Selçuk) nalları dikmekten falan bahsetmiyor! Hacca olmasa da besbelli hacı adayına daha saygılı. Adam ne de olsa CHP karekökünden geliyor olmalı. Önder Sav, Yaşar Nuri Öztürk gibi konuşuyor. Hocalar böyle yaparsa cemaat ne yapmaz? Herhalde sonuç böyle olur. Aslında, Önder Sav, o cevabıyla şöyle demek istemiş olmalıdır: “İllâ kendini yoldurmak ve soydurmak ve para yedirmek istiyorsan ne güne duruyorsun. Bizim gibi yap sermayeyi kediye yükle. Paraları Tuncay Özkan gibi sağlam adamlara yatır ki, hayrını göresin. Millet memlekete hayrın dokunsun. Ne verirsen elinle o gider seninle..” İyi de Tuncay Özkan da onca emeğin muhassalası ve sonucunu İpek Koza veya hükümet-cemaat konsorsiyumu veya bileşkesi nevinden sermaye gruplarıyla paylaşmadı mı, onlarla halvet olmadı mı? Yani sonuçta Arap sermayesi ortaklarıyla paslaşmadı mı? Olsa olsa Önder Sav yöntemini doğrudan satış olarak konsolide edebilir.
***
Anlaşılan Cinali yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş ve sermayeyi Paragöz’e kaptırmış. Bir açıdan da tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. ‘Bizkaçkişiyiz’ hareketi sonunda ‘bizkaçenayiyiz’ veya ‘bizkaçparayız’ şeklindeki hareketlere tahavvül etti. Emin Çölaşan bu durumda faka bastı. Hep muhafazakâr kesimlerin paraları cukka ettiğini yazardı şimdi Kanaltürk’le birlikte şapa oturdu. Melih’in açıklarını araştırırken Melih’ten daha uyanıklarla çarpıldı. Bununla birlikte, Cingöz ile Paragöz’ün maceraları akçeli ilişkilerle sınırlı değil. Paragöz bir miting toplantısından sonra baş açma merasimi düzenlemişti. Eskiden hasım taraflar için “Allahsızlar” deyimi meşhurdu. Şimdi Paragöz bunu da değiştirdi ve yeni bir slogan üretti: “Allahımızı da çaldılar’. Ama kayıkçı kavgası olurken, olan bu arada garibanların sermayesine oldu. ‘Ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet’ gösterileri arasında ‘satıyorum, sattım’ avazları eşliğinde Kanaltürk gitti gider. Şimdi plağı tersine çevirdi. Eskiden küfrettiği İpek Koza tipi sermayedarlara ‘Helâl olsun delikanlı adamlarmış. Zararımızı ziyanımızı kapattılar. Elde kalan parayla önce bir tatil ardından da yeni bir kanal kurarız nasıl olsa’ dedikleri rivayet ediliyor. Aksine bu defa satışa ileri geri laf eden kendi camialarına sataşmaya ve onlara kara çalmaya başladılar. Bundan dolayı bu veya benzerleri için ‘Bunlar Anıtkabiri de özelleştirirler. Cumhuriyet gazetesini de satarlar’ demeye başladılar. Bununla birlikte, akçeli ilişkilerde ve ötesinde Cinali de himayegerdesi (Pretegee) Paragöz’ü aratmıyor. Paragöz ‘Allahımızı çaldılar’ derken Avni Özgürel (Hasan Hüseyin Kemal’le röportajında) CHP’nin parti olmakla devlet olmak arasında kararsız kaldığını ve gidip geldiğini söylüyor. Avni Bey alınmasın ama bence eksik bir tespit. Baykal parti kongresine giderken Türkiye’nin karşısına yepyeni bir sloganla çıkmıştı: “Din de bizim. Devlet de bizim. Halk da bizim. Çekilin aradan...” Bizim bildiğimiz dinin sahibinin Allah olduğudur. Devletin sahibi de millettir. Ama burada sanki parti veya parça bütünden çıkmıyor da bütün yani halk ve onun ötesinde din ve devlet partiden feyezan ediyor. Yani CHP himayegerdesinden de (Pretegee) ileri giderek ‘Allah da bizim’ demeye getiriyor. GAP’ı gaptırmam hesabı. CHP hacca kilit vururken zât-ı bâriyi kimseye kaptırma niyetinde değil. Dolayısıyla CHP kırk ambar gibi. Derde devadan gayri ne ararsan var.
***
‘Din de bizim’ derken anti laikliğin ötesinde totaliter bir yaklaşımı düstur ve şiar edindiği anlaşılıyor. Onun ötesinde Önder Sav hacca gerek olmadığını söyleyerek son kez değil ama sonuncu kez de din karşıtlığı yapıyor. Bu durumda savcıların harekete geçmesini beklemek hakkımız değil mi? Anti laik ve totaliter anlayışlara odak olmaktan dolayı hakkında işlem yapmaları ve kapatma davası açmaları gerekir. Belki de böyle bir dâvâ vaki olabilir. Ama bu durumda 367 hadisesinde olduğu gibi CHP Başkanı Baykal’ın ‘yargı da bizim’ demeyeceği ne mâlum!
Hatırlatma bâbından: Erbakan Hoca da karşı karşıya getirmek istedikleri bir hocamız için benzeri bir ibare telaffuz etmişti: Feyzullah Hoca da bizim Fethullah Hoca da. İşte bu kadar...
|
|
|
|
|
9
|
KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Kendi Kaleminizden / Oyna Ha Oyna
|
: Nisan,04/23/08, 2008, 12:34:12
|
|
Ankara"ya düğüne gitmiştim.İlk gün kına gecesi vardı.Gelen misafirlere çay dağıttım.İkinci gün Başkent Öğretmenevi düğün salonunda idi düğün.Ben bu zamana kadar hiç bir düğünde oynamış adam değilim.Oynamayı beceremem aslında hiç bilmem.Ayaklarım havaya uyar müzikte hoşuma gider ancak oraya çıkıp oynayacak medeni cesareti gösteremem.Düğün güzeldi.Kına gecesinden sonra bacanaklar kayınlar Atatürk Orman Çiftliğine kokoreç yemeye gittik.Kokorrecte güzeldi yani.
Aslında ben size kısa bir şey anlatacaktım lafı bir hayli uzattım.Bizim memleketin meşhur insanları vardır.Her memlekette olduğu gibi.Ha meşhur dedikse öyle sanatçı falan değil.Nükteci hicivci komik insanlardan söz ediyorum.
İkiside rahmetli oldu,bir tanesi çerkez Rauf amca bir taneside avcı Şahin amca.Rauf amca bir hayli zengin bir adam Şahin amcada nakliyeci.Ama avcılık merakı olduğu için avcı Şahin derler.
Avcı Şahin amca sürekli Rauf amcaya ya gel seni şöyle Türkiyenin bir ucundan bir ucuna gezdireyim der ancak Rauf amca kabul etmez.Şahin amca ne kadar ısrar etsede Rauf amca kabul etmez.Neyse gel zaman git zaman Rauf amcanın Tokatın Zile ilçesinde bir işi çıkar ve Zileye gitmesi gerekir.Tesadüf buya Şahin amcanın yoluda oyana düştüğü için gel seni Zileye kadar götüreyim der Rauf amcaya.O da tamam der ve binerler kamyona yola çıkarlar.Tabi bu olay bir beş on yıl önce olmuştur ve Şahin amcanın emektar kamyonunun nerdeyse emekliliği gelmiştir.
Şura senin bura benim bir iki saat yol alırlar ve bir rampaya geldiklerinde kamyon arızalanır ve öldürsen gitmem der adeta.Şahin amca bi oraya bi buraya bakar durur ama emektar kamyon çalışmaz.Tabi Rauf amca iyice sinirlenmiştir.Rauf amcanın diline düşeceğine git kendini kayadan at daha iyidir.Rauf amca dayanamaz ve çerkez şivesi ile birde küfür sallamış tabi;şöyle der.Bu gavurun malı ile oyna ha oyna oyna ha oyna buna mal dayanırmı yavv der.Yani Şahin amca vites değiştirdikçe hep Rauf amcanın gözü hep viteste imiş.Oyna ha oyna oyna ha oyna derkes Şahin amcanın vites değiştirdiğini nerden bilsinki o zannediyormuşki bu adam ha bire kamyonla oynuyor zannedermiş.
İşte o yüzden oyna ha oyna oyna ha oyna bunu gavurun malı dayanırmı demiş.Tabi bunu çerkez şivesi ile bacanağımın anlatmasından bir dinleseneiz aklınıza geldikçe gülerdiniz
|
|
|
|
|
10
|
GÜNCEL / Milli Uyanış / Neden Başörtülü Bilim Kadını Yok?
|
: Mart,03/31/08, 2008, 12:14:22
|
|
Neden Başörtülü Bilim Kadını Yok?
Son günlerde bazı sütunlarda şu şekilde sorulara yer veriliyor: -Başörtülü bir bilim kadını ya da sanatçı niye yok?
Bu sorunun ima ettiği zehirli yargı açık. Bu, "Başörtülüler geri zekalı" demenin güya örtülü ifadesi. "Başörtüsü aklı örtüyor"un bir başka kurgusu. Zalimce sürdürülen bir politikanın, psikolojik savaş uzantısı...
Hem yol kes, ayaklarını kes, hem neden yürümüyorsun diye suçla... Kırbaçla! İşkence et! Kanatlarını kes, neden uçmuyorsun diye yargıla... Bu, bir toplum kesimini toptan dışlayan-aşağılayan alçakça bir ayrımcılık göstergesi. "-Türkler medeniyet kuramaz. o*nlar ancak medeniyet yıkıcısıdır. Türkler barbardır" tarzındaki Batı yargılarının ithal versiyonu...
Vaktiyle Amerikalı beyazların zenciler için ürettiği aşağılayıcı söylemin kopyası... Sorsana: -Neden bir tek başörtülü kadın parlamenter yok? Çünkü "Dışarı, dışarı" diye tempo tutup, ihraç ettiniz Parlamento'dan... Alt kademelerde çalış, didin, partiyi en ücra sokaklara kadar taşı ama yukarılara sakın çıkma, senin hakkın aşağılarda ömür törpülemek...
Meclis'e girmek kim sen kim! Ağzınla kuş tutsan, başörtülü olmak, dışlanmak için yetiyor. Ve biri çıkıp utanmazca soruyor? -Neden başörtülü parlamenter yok. Masonik bariyerleri yara yara tıp doçenti olmuş bayanı, başörtüsü sebebiyle ihraç etmişsiniz, sonra da çıkıp soruyorsunuz: -
Bir tek başörtülü bilim kadını neden yok? Lisede okutmuyorsunuz, lisans okutmuyorsunuz, "Dışarı dışarı" diye cübbeli bilim adamları ve o*nların yetiştirdiği militanlar kapıyı zincirleyip tempo tutuyor ve siz utanmazca soruyorsunuz: -Başörtülü bir tek bilim kadını neden yok? Başörtülü bilim kadını olacak...
Ama kendi ülkesinin üniversitelerinde değil, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da kariyer yapmış olarak... Belki o*nları bile kendi ülkesinde hizmet verme imkanından mahrum edeceksiniz. Üniversitelerdeki masonik bariyerler kapıları asla açmayacak.
Ve siz, hâlâ kendi ülkenizde başörtülü bir bilim kadınını görmeyeceksiniz. Bir gün, bir TV haber programında, başarılı sunucu bayan spiker böyle bir soru sormuştu da ben şöyle demiştim: -Siz başarılı bir spikersiniz. Hiç kendinizi başörtülü olarak düşündünüz mü?
Var sayalım siz yarın başınızı örterek buraya geldiniz, spikerlik özelliklerinizde hiçbir değişme, zayıflama olmadı. Burada yine de spikerlik yapabilir misiniz, yaptırırlar mı? Şaşırmış kalmıştı. Bir üniversite rektörü düşünün, kendi branşında da son derece başarılı, uluslararası nitelikte bir bilim kadını olsun. Ve bir iç değişimle yarın başını örterek üniversiteye gelsin, ne olurdu?
O bilim kadını yine de kürsüsünü koruyabilir ya da rektörlüğe devam ettirilir miydi? Yoksa başörtüsü ile birlikte, beyninin içinin boşaldığına inanılır ve medyasıyla, bilmem nesiyle kolektif bir aforoz mekanizmasına kurban mı verilirdi? Bizim laik engizisyonlarımız, kilisenin kurduklarından daha az mı kıyıcıdır?
Bilim için yollara düşmüş binlerce kız çocuğunun göz yaşına bakıldı mı? Evet, "utanmazca" diyorum, bu tavır utanmazcadır. Hem ayaklarını kesip hem neden yürümüyorsun, hem kanatlarını kesip hem neden uçmuyorsun suçlaması yapmak ancak hayasız bir işkencecinin yöntemi olabilir?
Bu işkenceciler aramızda dolaşıyor ne yazık ki hem de medyacı geçiniyor. -Türkiye'de bir tek başörtülü avukat yok, hakim yok, kaymakam yok, vali yok, genel müdür, müsteşar yok...
Yok oğlu yok. Çünkü yollar harami bir zihniyetle kesik. Türkiye'de pek çok başörtülü romancı, hikayeci, yazar var... o*nu da görmeye göz yok. Büyük Kırgız romancı Cengiz Aytmatov "Kopar Zincirlerini Gülsarı" diye seslenir bir romanının isminde. Türkiye'de zincirsiz bir hayat başladığında, bu ülkenin çocukları her yandan yükselişe geçecek. Yol kesiciler çekilsin, yollar açılsın yeter ki...
Ahmet Taşgetiren
|
|
|
|
|
11
|
KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Kendi Kaleminizden / Semerkand Geceleri
|
: Mart,03/31/08, 2008, 12:07:18
|
|
SEMERKAND GECELERİ
29.03.2008 Cumartesi Günü Yozgat Yimpaş Sinema Salonunda Bozok Yıldızları Derneği Tarafından düzenlenen Semerkand Gecelerinde bulundum.Kısaca geceden bir kaç mesaj vermek istiyorum.
Açılış İstiklal Marşı ile başladı.Daha sonra Serdar TUNCER kısa kısa şiirler okudu ve kıssalar anlattı.Güzel mesajlar verdi.
Aşk üzerine güzel mesajlar verdi.Tabi aşk denilince çok şey akla gelir.Dediki sunucu bir tvde 30 gün boyunca aşkı anlattım ve burdada sizede bir aşk kıssası anlatayım dedi Aşk denilince tabi aklımıza gelen isimlerden ilk Aşık Yunustur dedi.Yunus Emreden Mevlanadan dörtlükler okudu.Verdiği mesaj şu di.İnsanın gayesi Allah aşkı olmalıdır,gönlünde yalnız Allah aşkı olmalıdır.İnsanın gönlünde sadece Allah olması Allahtan gayrısını gönlünden atabilmesi çok zordur.Peki gönlümüzden Allahtan gayrısın atabilmek bu kadar zor ise ne yapmalıyız.Onun cevabınıda sunucu şöyle verdi.O zaman gönlünde Allah olan birinin gönlüne girebilmektir dedi.Ve Yunus Emrenin bir dörtlüğünü açıklamaya çalıştı. Kırkbinkez hacca gitmektense bir gönle girmenin daha güzel olduğunu Yunus Emrenin böyle bir aşk ile kavrulduğunu anlatmaya çalıştı.
.Leyla ile mecnundan çokca bahsetti. Mecnunun köylüleri Leylayı Mecnuna istemeye gitmiş ve Leylayı vermemişler.Bunu kendine yediremeyen Mecnunun köylüleri Leylanın köylülerini taşlamaya başlamışlar.Bakmışlarki Mecnun hiç oralı değil.Sormuşlar ya sen neden bize katılmıyor sende Leylanın köylülerini taşlamıyorsun.Mecnun olmaz demiş.Ben sevdiğim insanın içinde bulunduğu meclise kötülük yapamam diye cevap vermiş.
Daha sonra Semarkand yazarlarından bir tanesinin sohbeti vardı.Sohbette verilen mesaj yine aşktı.Tabiki Allah aşkı.Burada yazarın bir sözü dikkatimi çekti.Bir ayeti kerimede Allahu Teaalanın ‘’Sadıklarla beraber olun’’diye bizi uyardığını anlattı.Sadık olmak zor olduğu için Allah bize sadıklarla beraber olun diye bizi uyarmıştır diye güzel bir mesaj verdi.
Proğramın üçüncü bölümünde ise Recep DEMİRKAYNAK vardı. İlk kez duymuştum adını.Hayattan çok çarpıcı örnekler vererek oradakiler çok güzel mesajlar verdi.Güldürüken düşündürdü.
İnsan tiplerinden mesleklerden radyo ve televizyon yayınlarından aklınıza ne geliyorsa her türlü konudan örnekler verdi.
Kısaca bi kaç tanesini aktarayım.Kadınlaşan erkeklere erkekleşen kadınlara birkaç örnek verdi. Birgün bir markete gitmişler.Markette bir genç çalışmayan kasalardan birinin başına geçmiş para ödemek için sıra bekliyormuş ve yerinde duramıyormuş bi türlü.Ancak kendisi ile ilgilenen kasiyer olmadığı için ‘’ayy bu kasada neden kimse para almıyor’’deyince o kasa arızalı demişler.Genç kolunu belini kıvırarak peki ayol neden birisi bana burada bu kasa çalşımıyor diye yazmadığını anlatsın okee demiş.Ne demek istediğimizi anladınız sanırım. Ve bizim mahallede bir Zeynep adında komşu kızı var birgün eve gidiyordum ağzında sigara ile ‘’lan Recep ne haber lan ‘’demezmi dedi.Bu örneğide erkekleşen kadınlara misal verdi.
Anlatacağım çok şey var ancak anlatmak yerine sizin ilinizde böyle bir gece olursa kaçırmayın derim.Çok güzel konular işleniyor.Memnun kalacağınızdan eminim. Ben dilim döndüğü kadar bu kadar yazabildim.Tavsiye ederim.
|
|
|
|
|
12
|
GÜNCEL / Güncel Haberler / 154 Tuşlamayın
|
: Mart,03/11/08, 2008, 10:04:05
|
|
154 tuşlamayın
--------------------------------------------------------------------------------
Bana gelen bir maili sizinle paylaşmak istedim..
ÖNEMLIDIR ! ! !
Dostlar merhaba, Size cumartesi günü başımdan geçen çok çirkin bir olayı anlatmak istiyorum. Cumartesi günü 0544 243 87 83 numaralı bir telefon beni arayıp adımla benle görüşmek istediğimi söyledi. Ben de aranan kişinin ben olduğumu söylediğimde bana, ' Ben ..... asayişten arıyorum yaka numaram bu deyip, bu numaradan dün aksam ............ no' lu telefona astsubay ............isimli kişiye 7 kere küfürlü mesaj atıldığını ve bu yüzdende telefonumun izlenmeye alındığını ve hakkımda suç duyurusunda bulunulduğunu, savcılığa gidip ifade vermem gerektiği söylendi. Ben de adimi bilen insan benim is ve ev adresimi de bilir; böyle bir is varsa gelin beni bulun, su an size yardımcı olamam dedim. Telefonun diğer ucundaki şahıs ( yaklaşık 45-50 yaşlarında) bana bağırmaya başlayıp mecbursunuz yardımcı olacaksınız şimdi sizi .... Savcılığına aktarıyorum # 154 tuşlayın dedi. Bende hiçbir yeri tuşlamayacağımı söyleyip baya bir bagiristan sonra telefonu kapattım. Amacım en yakin karakola gidip ilgili numarayı aratmaktı. Bu arada tesadüfen konuştuğum bir mahalle esnafı bunun son günlerde defalarca yapıldığı söyleyip en son bir mağaza sahibinin # 154 tuşlandığını ve telefonu otomatikman yurtdışı görüşmelere açıp yaklaşık 2-3 milyarlık fatura geldiğini söyledi. Karakolların ve savcılığın bu olayla son günlerde defalarca karsılaştığını ve sadece o semtte o gün 23 kez bu konuyla ilgili oradaki karakola müracaat olduğunu söyledi. Sadece aman diyorum dostlar aman, dikkat edelim bu bir çete.
# 154 tuslaMAYIN SAKIN, KİM NE DERSE DESİN::!! __________________
|
|
|
|
|
14
|
GÜNCEL / Politika / Paçavra Sözler
|
: Mart,03/11/08, 2008, 09:57:37
|
|
Paçavra sözler
Gazeteci-yazar Emin Çölaşan’ın eşi, Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan 8 Mart Kadınlar gününde konuşmuş. Ankara Barosunun tertiplediği “Kadın olmak” konulu seminerde “Hukukta kadın” konulu bir konuşma yapan Tansel Çölaşan, bir hukuk faciasına yol açacak, bir hukukçuyu utandıracak sözler sarf etmiş.Tam bir paçavra sözler koleksiyonu…
Kocası Emin Çölaşan her ne kadar belirli gün ve haftalarda önceki yazılarının sadece başlığını ve kaçıncı yıl olduğuna dair tarihini değiştirerek şablonlaşmış “Menemen, 10 Kasım, 27 Mayıs, 23 Nisan, vb. günlere dair yazılarını ısıtıp ısıtıp temcit pilavı gibi piyasaya sürüyor ve durumu idare ediyorsa da her şeye rağmen yine de normal sayıyor ve saygı duyuyoruz fikirlerine... Neticede o bir yazardır. Bir yazar, taraf olarak fikirlerini söyler. Fikir serbest, yorum hürdür. Ama Danıştay gibi ağırlıklı bir hukuk kurumunun başsavcısı olan Tansel Hanımın bu kadar indî, sübjektif ve hakaretamiz sözleri söylemesi yakışık almıyor, saygınlık sınırlarını aşıyor.
Adaleti temsil eden; bir elinde terazi, bir elinde kılıç bulunan genç kadın figürünün bir de gözleri bağlıdır hatırlarsınız. Adaletin sembolü sayılan o kadının gözleri niçin bağlıdır? Kör olduğu için mi? Niçin görme hürriyeti engelleniyor? Burada bir hürriyeti kısıtlama yok aslında. Bir hikmeti, bir sebebi var. Müthiş bir gerekçesi var. Adalet, müsavat (eşitlik) ile olur. Bediüzzaman’ın tabiriyle “Müsavatsız adalet, önce adalet değildir.” Gerçek adaletin temini için kayırma, torpil, iltimas yapılmayacaktır. Yargılanan sanıklar eğer yargılayanların taraftarı, akrabası, fikirdaşı olursa psikolojik olarak tam adaletli davranmaları tehlikeye girebilecektir. Aksinde de böyledir. Sanık eğer yargılayanın fikirde, düşüncede, asabiyette, ilişkide muhalifi, rakibi hatta düşmanı ise yine adalet terazisinde ayar bozukluğu oluşabilir. Bundan dolayı adaletin tarafsız, objektif yargı sürecini yürütebilmesi için gözlerinin bağlı olması, işin içine duyguların, önyargıların girmemesi gerekir.
Tansel Hanımın, başörtülü kadınlar için “Hem özgürlük istiyoruz, hem de kapanmak istiyoruz! Kapanmanın özgürlüğü mü olur?” sorusuna işte bu adalet sembolünün gözündeki gözbağı yeterli cevap olabilir. Mânâ-yı muhalif olarak birisi “Açılmanın özgürlüğü mü olur?” derse Tansel Hanım ne cevap verecek o da ayrı mesele…
Gelelim bir hukukçunun asla sarf etmemesi gereken paçavra sözlere: Bu sözleri söyleyen kişinin DP Genel Başkanı Süleyman Soylu’nun “İstifa et” çağrısına hemen uyması hukuka saygının gereğidir diye düşünüyoruz. Çünkü ortada tarafsızlık, eşitlik diye bir şey kalmamıştır bize göre.
“27 Mayıs l960 İhtilâli, bir ihtilâl değil devrimdir. Kimse idam cezasını istemez, ama o gün toplumsal coşku vardı.” Bu cümleler Tansel Hanımın hukuktan ne kadar nasipdar olduğunu da gösteriyor. Bu sözler toplumsal coşku varsa, linç, idam, katliam caizdir, meşrudur anlamına geliyor. Demek ki “toplumsal coşku” varsa Halide Edib’in “Vurun Kahpeye” romanındaki linç meşrudur o zaman. Yamyamların da toplumsal coşkuyla insanları kazanda kaynatıp yemeleri hukuka uygun sayılabilir bu hukuk anlayışına göre.
Menderes-Said Nursi ilişkilerini anlatırken “Ulus gazetesinde (bu gazete Menderes düşmanı ve ihtiâal taraftarıydı.) Menderes’in paçavralar içinde oturan Said Nursi’nin elini öptüğünü gördüm…” diye sözlerini sürdüren Tansel Hanıma sözlerini aynen iade ediyoruz.
Temizliği, nezafeti, elbiselerini yıkayanların “Hangisi giyilmiş, hangisi giyilmemişti, kirli olan çamaşırı hangisiydi, ayırt edemezdik. Öylesine temizdi elbiseleri” diyenlerin hatıralarıyla ve binlerce talebelerinin şehadetiyle sabit Said Nursi gibi mümtaz bir şahsiyete “Paçavralar içinde” diyen Tansel Hanıma büyüklüğün elbise ile mal ile değil kemal ile olduğunu hatırlatalım. Tarihe mal olmuş şahsiyetlerden mesela Hz. İsa (a.s.). kırk yamalı elbise giymiştir. Peygamber Efendimiz kaba veya ucuz kumaştan elbiseler giymiştir. Dalay Lama’dan, Gandi’ye kadar bir çok lider sade ve basit giyinmişlerdir.Yunus Emreler, Mehmet Âkif’ler hep böyledir. Doğulu ve batılı filozoflar elbiseye değil, fikirlere önem vermişlerdir. Bari Sokratları, Diyojenleri hatırlayın. Sonra paçavraya dönmüş sözlerinizi geri alın ve tarihteki bu güzide şahsiyetlerden özür dileyin.
27 yılı hapislerde, zindanlarda geçen, öldüğünde bir ibrik, bir çaydanlık, iki kat elbiseden başka tereke bırakmayan Said Nursi’ler nerede, şimdiki mal, mülk, para, servet içinde millete hukuk dersi vermeye çalışanlar nerede?
Son sözümüz, her fikre saygılıyız. Katılmasak da katlanırız. Ama hakarete hukuk ve insanlık adına tahammülümüz yoktur. Elbise dediğin ne ki? “Bir insan elbisesiyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır” diyen büyüklerimiz “Bir insanın en kıymetli şeyi elbisesiyse, o insanın elbise kadar değeri yoktur” da demişlerdir. Hatırlatırız.
|
|
|
|
|
15
|
KÜLTÜR & SANAT & EDEBİYAT / Edebiyat / Kadın Ne İster?
|
: Mart,03/11/08, 2008, 09:55:39
|
|
Kadın ne ister?
Bu hafta Cumartesi günü hep birlikte kadınlar gününü kutladık! Ama bu birçok hanım için çok kutlu bir gün değildi tabiî. Televizyonlarda, gazetelerde hep kadınlar ve bazı sorunları işlendi. Hele de bir medya grubunun ağır bir gazetesi en arka sayfasını ‘Kadın ne ister’ başlıklı bir reklâma ayırmıştı. Bu reklâmda dile getirilen hakların hepsine katılmasak da, o ifadelere aynı anlamları yüklemesek de birçoğu istediğimiz şeyler. Aynı gazetenin hemen arka sayfalarında ise bir yazarın kadın hak ve özgürlükleri ile türban meselesi arasında bağlantı kurarken kadınların hak ve özgürlüklerinin başörtüsüyle geri alındığını iddia etmesi tam bir çelişki arz ediyordu.
Evet, ne istiyordu kadın? ‘Umutla geleceğe bakmak.’ Ama o bakacağı gelecek bazıları tarafından ona sadece evde oturmayı emrediyor ve kamusal alan diye icat edilen yere girmesini engelliyordu. O umutla bakmak istediği gelecekte ona çizilen rol sadece temizlik işçiliği, müstahdemlik, kapıcılık… ile sınırlıydı.
‘Hukuk ve demokrasi istiyordu’ kadın. Ama bu talebi bazılarının korku ve vehimlerine dayandırılarak engelleniyor, buna da hukuk kılıfları bulunmaya çalışılıyordu. Bu uygulamanın da dünyada hiçbir örneği yoktu. Tam tersine en gelişmiş dünya devletlerinde bu haklar en geniş mânâda yaşanıyordu.
Kıyafeti üzerinden politika yapılmasını o da istemiyordu. Zaten taşıdığı değer dünyadaki her siyasetin üstünde bir kıymet ifade ediyordu onun için. Ama bunu anlatmak istese de bazıları anlamak istemiyordu.
Kadın ‘çalışmak ve emeğinin karşılığını almak istiyordu.’ Ama tabiî yine bazılarının istediği şekilde ve sınırlarda kalmak şartıyla çalışabilirdi. Hele de—laikliğe aykırı!—kıyafetle asla çalışamazdı. Okumalı ve eğitim almalıydı; fakat kendisine dayatılan yasaklara boyun eğmesi şartıyla. Aynı düşünce ve ideolojiyi paylaşmazsan eğitim senin hakkın olamazdı. TC vatandaşı olmak için sadece vergi vermek yeterli değildi. Devletinin okullarından istifade hakkını kullanabilmek için sınav kazanması yetmezdi. Kafasını da ‘uygun’ hale getirmeliydi.
Kadın ‘kadınlığını doyasıya yaşamak ister’di. Bu da kadınlığa has zahirî güzelliğini herkesle paylaşırsa mümkündü. Yoksa ‘çağdaş’ olamazdı. Çağdaş olamazsa çağdışı olacağından, bu yüzyılda istediği gibi yaşama hakkı ortadan kalkardı. Asıl kadınlığa has güzelliği olan sevgisi, şefkati gibi surete dayanmayan sîret güzelliği ise tamamen eskide kalan şeylerdi. Dikkat çekmeliydi kadın ve cesur olmalıydı! Bunun yolu da suretini ortaya dökmekten geçiyordu.
Toplumun büyük kesimini oluşturan kadınların asıl istediklerine gelince:
Bizler inanç hürriyetimizin başkaları tarafından sorgulanıp kısıtlanmamasını ve eşit olarak aynı haklara sahip olmayı istiyoruz.
Çağdaş olan ve olmayan, kamusal alan, laikliğe uygun veya değil gibi tamamen kişiye göre değişen keyfî kriterlerin ortadan kalkmasını istiyoruz.
Her kesimin inanç ve anlayışına saygı istiyoruz.
Toplumda her halimizle herkes gibi saygı ve değer görmek istiyoruz.
İnsana değer katan şeylerin kafasının ve gönlünün içinde olduğuna inanan bir anlayışın hakim olmasını istiyoruz.
Bu konuştuklarımızın çok kısa bir süre içinde tarih olmasını istiyoruz. Bunların bir hak olarak istendiği günleri hatırlamak bile istemiyoruz.
|
|
|
|
|